Peygamberimizin Nurunun Allah’ın Nurundan Yaratılması Bahsi
Büyük Derleme
Aclûnî, Cabir (r.a)'dan şöyle bir hadis nakletmektedir: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah'ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver." dedim. Resuûlullah (s.a.s) şöyle dedi:
Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem ilk yaratılışı mevcudattan hiç bir şeyin olmadığı zaman Allah'u Teala kendi nurundan Resul-i Ekrem Efendimizin nurunu yarattı. Buna dair Hadis-i Şerifler vardır.
Sahabeler sordular:
يَا رَسُولَ اللّٰهِ اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ قَبْلَ الْاَشْيَاءِ
“Ya Rasulallah! Allah'u Teala her şeyden evvel neyi halk etti?” Dedi ki:
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: خَلَقَ اللّٰهُ نُورِ نَبِيِّكُمْ
“Sizin Peygamberinizin nurunu halk etti.” Buna dair Ayet-i Kerime:
(Sure-i Nur, Ayet 35)
قَالَ اللّٰهُ تَعَالٰى: اَللّٰهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكَاةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ
“Allah yerlerin ve göklerin nurudur.” “Meselü nurihi” dediği Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahu aleyhi ve sellem'nın nurudur.” Orada, Şeyh Muhammed Bahaeddin kitabında çok tafsilatı ile söyler.
[Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'e sordular:
- Ya Resulullah! “Evvele ma halakallah” En evvel Allah neyi yarattı. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
- En evvel, Allah sizin Nebinizin nurunu yarattı.[1]
“Halagallahü min nuri Nebiyyüküm” dediği budur. O zamanda yaratılan mevcudatta Allah'tan başka bir şey yoktu. Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor:
- Benden bir sevgi zuhur etti. İstedim ki bilineyim. O sevgiden kendi nurundan Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in nurunu yarattı. O nuru dörde böldü, üç parçasından ay, güneş, yıldızlar, bu dünya, 18 bin alem, melaikeler, cennet, cehennem, arş, kürs, levh, kalem hasılı yaratılan herşeyi ondan yarattı. Bir parçasından da Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in ruhunu yarattı. O ruha; “beni zikret” diye emretti. Bu dünyadan yüzbinlerce büyük olan o ruh, Allah'u Teala'nın Esmalarıyla Allah'u Teala'yı zikretmeye başladı. İşte Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem yaratıldığında Safiyye ilmi verildi. İlmin en yükseği Safiyye ilmidir.
Adem Aleyhisselam yaratıldıktan sonra bu vücutla yaratıldı. Ondan sonra Safiyye ilmi verilip, “Ya Adem! Benim Esmalarımı say”[2] diye Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de emretti. Adem Aleyhisselam Safiyye ilmiyle saymaya başladı. Halbuki hiç bir hocaya gidip ders almamış, okumamıştı. Bir insan diğer bir insana bildiğinden fazla bir şey öğretemez. Allah’u Teala öğretirse hiç bir kulun bilmediğini de öğretir. Safiye ilmini de bizzat öğretir. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem her peygamber ne konuda diğerlerinden üstünse Peygamberimiz de o mevzuda ondan daha da üstündür.
Adem Aleyhisselam'ın Safiyyullahlığına hiç bir peygamber yetişemez. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem Safiyyede Adem Aleyhisselam'den yüzbinlerce sene evvel ruhuna o ilim ilk defa verildi. Adem Aleyhisselam yaratılınca ondan sonra o ilim Adem Aleyhisselam'e de verildi. Musa Aleyhisselam Hızır Aleyhisselam'dan ledün ilmini öğrenmek için kendisiyle arkadaş olup bir çok zaman kendine hocalık yaptı. Halbuki Musa Aleyhisselam'nın derecesi çok yüksektir. Musa Aleyhisselam kelimullahlıkta ileri idi. O Allah’u Teala ile konuştu, göremedi. Ama Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem Allah'u Teala'yı mi'raçta hem gördü, hem de ahiret saatiyle Allah’u Teala'nın dakikayı sene gibi uzatması ile konuştu. Musa Aleyhisselam ömür boyu binbir soru, binbir cevap konuştu. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem mi'raçta beş dakikada doksanbin soru, doksan bin cevap konuştu. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem kelimullahlıkta da Musa Aleyhisselam'dan çok fazla idi. Ashab-ı Kehf'in başından yarım gün 309 sene gibi geçti. [3] Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in başından mi'raçta beş dakika yüz sene gibi geçti. Bunda da hepsinden yüksektir. Yunus Aleyhisselam balık karnında 6 ay yaşadı.[4] Balığın midesi Yunus Aleyhisselam'ı eritmedi. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'e yedirilen zehirin[5] bir lokması onbeş sene midesinde durdu, erimedi. Vefat edeceği zaman eridi, zehirlendi.[6] Küffar elinden şehid düştü. Bunda da Yunus Aleyhisselam'dan çok yüksektir.
Cebrailim selam söyle dostuma,
Benim Muhammedim Nurdan Ahmedim,
Gelsin seyran etsin arşım üstüne,
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.
Ben Onundur, O Benim ey Cebrail,
Aramızda nesne yoktur öyle bil,
Onun hürmetine durur cümle kul,
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.
Onculayın hiç bir kul yaratmadım,
Onun bir sözünü iki yapmadım,
Ümmetini cehennem de yakmadım,
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.
Ahmedimdir Enbiyaların başı,
Göklerimin nuru arşım nakkaşi,
Yerde gökte iki cihan güneşi,
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.
Donattım arşımı gelsin göreyim,
Kulların halinden haber sorayım,
O gelsin ben ona cevap vereyim,
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.
Kendi nurumdan yarattım ben onu,
Aşık oldum ona hem dünü günü,
Neylerem ben onsuz iki cihanı,
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.
Yunus eder severiz Muhammedi,
Ruhu için verelim salavatı,
Kerim Allah ona mahbubum dedi,
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.
Yunus neder iki cihanı sensiz,
Sen hak Peygambersin şeksiz gümansız,
Sana uymayanlar gider imansız,
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.
Yunus EMRE.
Ya Resulullah cemalin Sübhanellezi esra imiş,
Saçın velleyli iza yağşa, Gözün ven-necmi ayetel kübra imiş.
Veş-şemsi zatın Ved-duha sıfatındır senin
Nurun ala nurda hüviyyetin, bu alemden kübra imiş.
Senin hakkında indi Sure-i Ayet'el-Kevser
Deryayı feyzinde senin kevser bir katra imiş.
Mana da senin kadrini bilen bildi kendi kendini
Başın arş-ı alada senin ayakların tahtes-sera imiş.
Hilkat-ı ervahta sensin Evliyalar, Enbiyalar atası,
Hilkat-ı ecsamda Adem ata bu cümleden kübra imiş.
Mucizatın alemde ceryan etmektedir hala gün gibi
Kur'an'ül Kerimül, azimül burhan bu cümleden kübra imiş.
Kıl şefaat sen bugün Enbiyalar, Evliyalar serveri eyle medet
Bu güruhi aşıklarına senin, bu Bilal'ın Nadiruyyul Kadiri Cümleden sonra imiş.
Hacı Muhammed Bilal-i NADİR
Yüzün nuru hüdadır ya Muhammed,
Sana canım fedadır ya Muhammed,
Bir ismin Ahmed-i Mahmudu Mürsel,
Bir adın Mustafadır ya Muhammed.
Lebin zemzem cemalin Kabetullah,
Makamın hem uladır ya Muhammed,
Biz günahkar ümmetine kıl şefaat ya Resul,
İşimiz, gücümüz hep hatadır ya Muhammed.
Nesim-i ŞİRAZİ HZ.]
Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in 200 kadar ismi var.
حَق۪يقَةُ الْحَقَائِقِ
İsminin birisi Hakikat'ül-Hakayıktır. Hakikatların hakikatı demektir.Bir ismi de Ebel Ervahtır; Ruhlar babası demektir.
اَبَا الْاَرْوَاحِ
Resul-i Ekrem Efendimizin nuru cümle eşyanın hilkatıdır (elbisesidir). Bütün maneviyatın zuhuru Allah'u Teala'nın nurundandır. Bütün eşyanın zuhuratı Peygamberimizin nurundandır. Bütün insanların ruhu Peygamberimizin ruhundan yaratılmıştır.
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: لَمَّا خَلَقَ اللّٰهُ اٰدَم وَنَفَخَ ف۪يهِ الرُّوحَ عَطَسَ فَقَالَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ (ت ك حب)
“Allah'u Teala Adem Aleyhisselam'ın ruhuna kendi ruhundan üfleyip ruh verip bu dünyaya göndermiştir.”[7] Adem Aleyhisselam'ın ruhunun babası da Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'dir.
Buna inanmayanın dini, nikahı gider. Çünkü ayet ve hadislerle sabittir. İnkar edenler Vahhabi mezheblidir. Asla onların sözlerine inanmayınız, İçimizde hoca görünüp inkar edenler var, inanmayınız vesselam!...
------------------
Alemler, Hz. Muhammed (asm)'in nurundan mı yaratıldı?
"Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne Güneş, ne Ay, ne cin ve ne de insan vardı."(1)
Üstad Hazretleri bu noktaya şöyle işaret ediyor:
"Eğer o âlem-i kebir bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur."
"Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur."
"Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur."
"Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî onun andelîbi olur."(2)
Nasıl ağaç, bir çekirdekten çıkıp en sonunda yine meyvede tekrar çekirdek şeklinde toplanıyorsa, kainat ağacının ilk çekirdeği de Hazreti Peygamber Efendimizin (asm) nuru olduğu gibi, bu ağacın en mükemmel ve en son meyvesi yine onun ibadet ve kulluğudur.
Evet, yukarıdaki hadisde de ifade edildiği gibi, ilk yaratılan madde Peygamber Efendimizin (asm) nurudur ve bütün kevniyat ise bu nurdan icat edilmiştir. Bu noktadan Peygamber Efendimizin (asm) nuru kainat ağacına bir çekirdeklik vazifesini görmüş. Aynı kainat ağacının en mükemmel meyve ve neticesi yine Peygamber Efendimizin (asm) ubudiyet ve kulluğu olmuştur.
Özetle, Allah’ın ilk yarattığı şey yani yokluğun bağrına atılan ilk varlık tohumu, Hz. Peygamber (asm)’in nurudur. Çünkü varlığın çekirdeği, özü ve hülâsası O’dur. İnsanlığın iftihar tablosunun varlığı, varlık için hem bir nihai yaratılış sebebi ve hem de bir finaldir. Varlık, onun vücuda gelmesi için yaratılmıştır.
----------------------
“Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” rivayeti sahih midir; şerhi ve tahrici nasıldır?
Soru Detayı
- Sahih bir hadis-i şerifte "Hiç bir şey yokken Allah vardı, arşını suyun üzerine yarattı." buyurmuş, diğer bir hadiste "Allah ilk olarak kalemi yarattı." demişken, "Allah'ın ilk olarak yarattığı benim ruhumdur." rivayetinin sıhhat ve manasını nasıl anlamamız gerekmektedir?
Cevap
Değerli kardeşimiz,
a) “Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” hadis rivayeti, birçok hadis kaynaklarında yer almıştır:
Hz. Cabir anlatıyor:
“Ey Allah’ın Resulü! Anam-babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz?” diye sordum. Şöyle buyurdu:
“Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ve ne de insan vardı." (bk. Aclunî, Keşfu'l-Hafa, 1/265-266)
- Cenâb-ı Hak, insanlığın babası Hz. Âdem'i yaratmıştı. Allah kendisine “Ebu Muhammed” künyesini ilham etmişti. Âdem bunun hikmetini sorunca da Allah: “Başını kaldır Arşa bak.” dedi. O da başını kaldırıp bakınca Arşın sütunlarında “Muhammed”in nurunu gördü. "Ya Rabbi, bu nur nedir?" diye sordu. Allah cevap olarak şöyle buyurdu: "Bu senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur ki, onun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed'dir. Eğer, o olmasaydı, seni yaratmazdım!" (Kastalanî, el-Mevahibü'l-Ledünniye, Kahire, ts.1/47)
- Benzer bir rivayeti nakleden Hâkim bunun sahih olduğunu belirtmiştir. (Hâkim, 2/672). Ancak Zehebi bu rivayetin mavzu olduğunu belirtmiştir. (Telhis-Hâkim ile birlikte- a.y)
b) “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir.” hadisi de sahih kabul edilmiştir. (bk. Tirmizi, tefsiru sureti 68; Hâkim, 2/492)
Hâkim’in sahih olarak yaptığı değerlendirmeye Zehebi de katılmıştır. (Telhis-Hâkim ile birlikte- a.y)
c) Allah’ın ilk yarattığı şey sudur.
“Hem O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan önce ise Arş’ı su üstünde idi.” (Hud, 11/7) mealindeki ayeti ile
“Allah vardı ve onunla birlikte başka hiçbir şey yoktu. Arşı da su üzerindeydi” (Buharî, Bedul-ahlak,1)
hadisinden anlaşıldığına göre, önce su yaratılmış, sonra da arş yaratılmıştır. Ahmed b. Hanbel, 4/11,12 ve Tirmîzî, Tefsiru Sureti Hud,12'de “Allah yer ve gökleri yaratmadan önce arşı su üzerindeydi.” şeklinde rivayet edilen hadiste bu husus açıkça belirtilmiştir. Tirmizi, bu hadis rivayetinin “HASEN” olduğunu belirtmiştir. (bk. a.g.y)
Pek iyi, bu hadisler arasını nasıl telif edebiliriz?
İslam alimleri bu hususu şöyle değerlendirmişler:
- İlk yaratılan varlığın Kalem, Arş veya Su olduğuna dair farklı görüşler beyan etmişlerdir. Ancak alimlerin büyük çoğunluğuna göre, ilk yaratılan varlık su, sonra arş, sonra da kalemdir. Çünkü,
“Hem O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan önce ise Arş’ı su üstünde idi.” (Hud, 11/7)
mealindeki ayetin ifadesi, Suyun Arş’tan önce yaratıldığını göstermektedir. (bk. İbn Hacer, 6/289)
- "Allah, göklerle yeri yaratmadan elli bin sene önce, mahlûkatın kaderini (kalemle) yazdı. Arşı da su üzerindeydi.” (Müslim, Kader, 2/16)
--------------------
Allah’u Teâlâ Peygamberimizin nurunu Ahzap suresinde şöyle anlatmıştır.
"Ey Peygamber! Seni (ümmetinden tasdik edip etmeyenler üzerine) bir şahid, (iman edenlere Cenneti) bir müjdeleyici, (kâfirlere Cehennemle) bir korkutucu gönderdik. Hem Allah’ın dinine ve Ona ibadete Onun izniyle bir davetçi, hem de nur saçan bir kandil olarak". (Ahzab-45-46)
Cehalet ve sapıklık karanlıklarında onunla aydınlanılır.
Hazreti Allah C.C. bu ayette Aleyhisselâm Efendimizi kandile benzetti. Nasıl ki bir kandilden bin kandil yakılır ve onun ziyası noksanlaşmazsa, Peygamberimizin nuru da bunun gibidir. Allah’ü Teâlâ her şeyi Onun nurundan yaratmıştır. Ama nurundan hiç bir şey eksilmemiştir.
Hadis-i Şerif: Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.
O nur gözlerin nurudur.
O nur her şeyden öncedir.
Haberde geldi ki:
Melik-i Cebbâr olan Mevlâmız hayırlıların efendisi Peygamberimizin nurunu yaratacağı zaman kendi aziz ruhundan bir parça aldı, ona hitap etmek ile şereflendirdi ve şöyle buyurdu:
-“Ey nur, kulum Muhammed ol!”
Nur bu sözü dinledi ve itaat etti, en güzel bir şekilde telbiye etti. (Lebbeyk). Onun nurundan bir direk oluştu ve tespih ile meşgul oldu. Bu hadise insan ve cin, zamanlar ve mekânlar yaratılmazdan önce idi.
Hazreti Ali Radıyallâhü Anh’dan:
Allah’ü Teâlâ mahlukatı yaratmazdan altı yüz yirmi dört bin sene evvel habibinin nurunu yarattı. Sonra on iki perde icat etti ve habibinin nuruna bu on iki perdenin hepsinde uzun müddet durmasını emretti. O nur her birinde Allah’ı tespih etti. Efendimizin nuru bu tabakalarda durma vazifesini tamamladığında Hazreti Allah kendisine on denizde seyir etmesi emrini verdi. Gaffâr olan Allah’ın izniyle bu denizlerde marifet cevherlerine dalıp bolca istifade etti. Her denizde Allah’ın dilediği kadar tespih ediyordu. Efendimizin nuru bütün bu mertebeleri elde ettikten sonra Cenabı Hak kendisine bu denizlerden yüz yirmi dört bin damla almasını emretti. O da aldı. Enbiyây-ı Mürselin’in nurları bu damlalardan oluştu. (6)
Efendim, sen bahâ nurunun denizisin,
Enbiyâ senin feyzinin sızıntılarıdır.
Sen her iyilik ve ihsanın temelisin,
Takvâ sahipleri senin vasıtanla meramına ulaştı.
Daha sonra Hazreti Allah Efendimizin nuruna bütün alemleri dolaşmasını ve oralarda kendi zikri ile meşgul olmasını emretti. Peygamberimizin nuru şöyle zikrediyordu:
Kendisine cehalet arız olmayan âlimi tesbih ederim.
Kendisine cimrilik arız olmayan cömerdi tesbih ederim.
Sonra Hak Teâlâ Habibi’nin nurundan parlak bir mücevher yarattı. Onu yardı ve iki parçaya ayırdı. Birine heybet, diğerine de şefkat nazarıyla baktı. Heybet nazarı ile baktığı parçadan akarsular, denizler ve nehirler yaratıldı. İşte bu (heybet nazarı ile bakılmış olması), bunlardaki istikrarlı olmayışın sırrıdır. Şefkat nazarı ile müşerref olan parçadan ise dört şey; Arş, Kürsî, Levh ve Kalem yaratıldı.
Kalemin yaratılmasından sonra Hazreti Allah kendisine heybet nazarı ile baktı ve o da ikiye ayrıldı. Cenab-ı Hak kaleme yazmasını emretti. Kalem:
-“Ne yazayım?” diye sordu. Allah’ü Teâlâ:
-“Şu kavlimi yaz,” buyurdu.
-“Benden başka ilâh yoktur. Mülkümde benim ortağım da yoktur. Muhammed benim kulum ve Rasülüm’dür.
Kalem bu hitap ile müşerref olunca Cenab-ı Hakk’ın tevhidinin lezzetine hayran kaldı ve şöyle dedi:
-“İlâhi, sen Allah’sın, senden başka ilâh yok. Tek sen varsın. Senin şerîkin de yok. Ancak, ismini zatının ismi ile beraber zikrettiğin Muhammed kimdir?” Allah C.C. şöyle buyurdu:
-“Ey Kalem, İzzetim ve Celâlim hakkı için, Muhammed olmasa idi Arş’ı, Sema’yı, Arz’ı, Cennet ve Cehennemi, gece ve gündüzü yaratmazdım. Mahlukatı da ancak Muhammed’e ikram olsun diye yarattım.”
Kalem, Muhammed Aleyhisselâm ile ilgili bu övgü dolu sözlerin tadından uzun süre şaşkınlık içinde kaldı. Sonra da:
-“Selâm senin üzerine olsun Ey Muhammed,” demesi kendisine ilhâm edildi ve o da öyle dedi. Allah’ü Teâlâ bu selâma Habib’i tarafından şöyle cevap verdi:
-“Selâm, rahmetim ve bereketim senin üzerine olsun ey Kalem.”
İşte bu esrar (lı sebep)tendir ki selâm vermek sünnet, almak ise vacib oldu.
Sonra Hazreti Allah Kaleme, kıyamete kadar meydana gelecek hâdiseleri Levh-i Mahfuz’a yazmasını emretti. (7)
Daha sonra Allah’ü Teâlâ Cenneti yarattı ve onu dört şey ile süsledi:
1-Ta’zim,
2-Halâvet (tat, zevk),
3-Sehâ (cömertlik),
4-Emânet (emin, korkusuz olmak). (8)
Sonra Ay’ı yarattı ve gecenin karanlıklarını onunla kaldırdı. Sonra Güneş’i yarattı ve gündüzü onunla aydınlattı. Gündüzü de maişet kazanmaya sebep kıldı.
Melekleri yarattı ve onlara Habibi’nin nuruna salavat ile emretti. Kullarının faydalanmaları için de Semavat, Arz ve yıldızları yarattı.
Allâhü Te’âlâ bir Hadİs-i Kudsİde Peygamberimiz (s.a.v.) için; “Sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım” buyurdu. Câbir b. Abdullah (r.a.) bir gün Nebî (s.a.v.)’e şöyle sordu: “Ey Allah’ın Resulü (s.a.v.)! Allah (c.c.) mahlûkâtı yaratmadan önce neyi yarattı?”
Nebî (sav.) “Her türlü noksanlıklardan münezzeh olan Yüce Allah, tüm mahlûkâtı yaratmadan önce, Peygamberinin (Hz. Muhammed (s.a.v.)’in) nurunu kendi nurundan yarattı. O nûr, Allah’ın dilediği kadar o hâli ile kaldı. O nûr, yaratıldığı zaman, mahluklardan hiçbir şey yoktu. Levh-i Mahfuz, kalem, cennet, cehennem, melekler, yerler ve semâlar, güneş, ay, insan ve cin… Kısacası hiçbir şey mevcûd değildi. Hz. Allah mahlûkâtı yaratmak istediği zaman, o nuru dört kısma ayırdı. Birinci bölümünden kalemi, ikinci bölümünden Levh-i Mahfûz’u, üçüncü bölümünden ise Arş-ı A’zam’ı yarattı.
Allah (c.c.) kalemi, yarattığı zaman, yüz boğum halinde yarattı. Öyle ki, bir boğumla diğer boğum arasında elli yıllık bir mesafe vardı. Ve Hz. Allah o kaleme yazmasını buyurduğu zaman, kalem: “Ne yazayım ya Rabb?” diye sordu. Yüce Allah da “La ilahe illallah Muhammedün Resûlullâh” yaz, diye buyurdular. Bunun üzerine kalem şöyle dedi: “Bu Muhammed ismi ne kadar güzel ve yüce bir isimdir ki, onu kendi isminizle birlikte andınız. Bu isim, hangi kudsî kişinin ismidir?”
Hz. Allah: “Ey kalem onu büyük bir edeble yaz. O isim, benim Habîbimin ismidir ki; Arş’ı, Lehv’i ve ey Kalem seni dahi onun nurundan yarattım. Eğer onu yaratmasaydım, şu anda hiçbir mahluku yaratmazdım” deyince, Allah (c.c.)’nun heybetinden kalem çatlayıp yarıldı” buyurmuşlardır.
Kalemin o sözü söyleyen kısmı kesildi. Herhalde bunun içindir ki, kalem yarılıp kesilmedikçe onunla hiç bir şey yazılama-makta. Buradan çıkarılan ve önde gelen bir ma’nâ da, Muhammed (s.a.v.) ümmetinin Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e karşı her türlü durumda son derece edebli olmaları gerektiğidir.
(Muhammed Kara Davud (rh.a.), Delâil-i Hayrat Şerhi, 119.s.)
----------------------------
hadis-i şerifinde de bu sıralamayı görmek mümkündür. (bk. İbn Hacere, a.g.y)
Bu hadis rivayetinde “Arşı da su üzerindeydi.” manasındaki ifadeden Suyun Arş’tan önce yaratıldığını anlamak mümkün olduğu gibi, “Allah, göklerle yeri yaratmadan elli bin sene önce, mahlûkatın kaderini (kalemle) yazdı.” ifadesinden de kalemin Arş ve sudan sonra yaratıldığını anlamak mümkündür. Çünkü kaderin yazılması, gök ve yerlerin yaratılmasından önceyle kıyaslanırken, Arşın su üzerinde olduğu gerçeği mutlak bir şekilde seslendirilmiştir.
- Bununla beraber, farklı hadis rivayetlerinde farklı sırlamalarla ilgili bilgilerden hareketle, şöyle bir değerlendirme yapmak da mümkündür:
Bu rivayetlerde yer alan ilk yaratılış kavramı nispidir / görecelidir. Alimlerin büyük çoğunluğu, bu göreceliliği nazara alarak konuyu değerlendirmiş ve Su ve onun üstündeki Arş’tan sonra, diğer yaratıklara nispeten ilk yaratılan nesnenin kalem olduğunu söylemişledir. (İbn Hacer, a.g.e)
- Bir kısım alimler, ilk yaratılan varlığın Hz. Muhammed (a.s.m)'in nuru olduğu hususunu aynı göreceliliği esas alarak değerlendirmiş ve önce Hz. Muhammed (a.s.m)'in nuru, sonra su, sonra arş, sonra da kalemin yaratıldığını söylemişlerdir. (bk. Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 1/265-266)
----------------------
ALLAH-U TEÂLÂ’NIN NURU, ÂLEMLERİN GURUR VE SÜRÛRU MUHAMMED ALEYHİSSELÂM
Nur:
Allah-u Teâlâ Ehadiyet mertebesinde bir gizli hazine iken; rahmetinin cemâlini, kudretinin kemâlini, azamet ve celâlini, sanatının inceliğini ve hikmetinin sırlarını duyurmayı irade buyurdu. Bu iradesini yerleştirmek için de ruhlar âlemini ve cisimler âlemini, dilediği şekil ve nizam üzere halketti.
Bir Hadis-i kudsi’de şöyle buyurmaktadır:
“Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi arzuladım, bunun için de mahlûkatı yarattım.” (K. Hafâ)
İşte bu hazineyi içinde bulan kimse, başka bir şey istemez ve aramaz.
Bunu bir bilgi, bir haber değil, aynı zamanda bir emir olarak kabul etmek gerekiyor. Çünkü Allah-u Teâlâ’yı tanımak insanın en başta gelen vazifesidir.
Bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:
“Ben cinleri ve insanları ancak (beni bilsinler) bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat: 56)
Önce yaratanı bil de ondan sonra ibadet et. Bilinmeyen Allah’a ibadet, suretten, şekilden ibaret olur.
Allah-u Teâlâ’nın varlığı kadimdir, evveli yoktur. Zamandan da, ezelden de önce vardı.
“O Evvel’dir.” buyuruluyor. (Hadid: 3)
O öyle Evvel ki, Zât-ı Ecell-ü A’lâ’sından başka hiçbir mevcut yok iken O vardı. Bütün varlıklar O’nun buyurduğu bir tek kelime ile meydana çıkmışlar, “Ol!” emriyle oluvermişlerdir.
Hadis-i şerif’te buyurulduğu üzere:
“Allah var idi ve Allah’tan başka bir şey mevcut değildi.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1317)
Zaman ve mekânı yaratmadan önce O var idi. Onları yaratmadan önce nasıl idiyse, yarattıktan sonra da aynıdır.
Kudret eli ile yokluk karanlığından açığa çıkardığı ilk şey Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru idi.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“Allah’ın yarattığı şeylerin ilki, benim nurumdur.” (K.Hafâ. 1, 309, 311)
Cemâl nurundan ilk evvela onun nurunu yarattı. Daha sonra o nurdan âlemleri yarattı, bütün mükevvenâtı da o nur ile donattı.
Ashâb-ı kiram’ın ileri gelenlerinden Câbir -radiyallahu anh- Hazretleri: “Yâ Resulellah! Allah-u Teâlâ en evvela neyi yarattı?” diye sorduğunda Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular ki:
“Allah-u Teâlâ her şeyden evvel senin peygamberinin nurunu kendi nurundan yarattı. O nur, Allah’ın izniyle dilediği yerde dolaşırdı. O zaman Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Melekler, yer ve gökler, cinler ve insanlar daha yaratılmamıştı.
Allah-u Teâlâ âlemleri yaratmayı murad edince, o nuru dört parçaya ayırdı.
Birinci parçadan Kalem’i, ikincisinden Levh-i mahfuz’u, üçüncüsünden Arş-ı rahman’ı halketti.
Dördüncü parçayı tekrar dörde böldü.
Birinci parçasından Arş’ı taşıyan melekleri, ikincisinden Kürsü’yü, üçüncüsünden diğer melekleri yarattı.
Diğer parçayı da yine dörde böldü.
Birincisinden gökleri, ikincisinden yerleri, üçüncüsünden cennet ve cehennemi yarattı.
Kalan parçayı da dörde böldü.
Birinci parçasından müminlerin gözlerinin nurunu, ikinci parçasından ilâhi mârifet yuvası olan kalplerinin nurunu, üçüncüsünden de dillerindeki nuru yarattı. Bu da ‘Lâ ilâhe illallah Muhammed’ür-resulullah’ tevhid nurudur.” (El-Mevâhib’ül-Ledüniyye)
Hadis-i şerif’te son kalan parçanın dörde bölündüğü haber verilmekte ve fakat dördüncüsünden bahsedilmemektedir.
Bu nur kıyamete kadar devam edecek olan nurdur. Tâ Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren gelen bütün peygamberler hep Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru ile geldiler. Bu nur her birinin alnında parlıyordu. Nihayet nur, sahibine kadar geldi. Zaten onun nuru idi. Nur nura kavuştu.
Daha sonra o nur vekillerine sirayet etmeye başladı ve bu nur kıyamete kadar devam edecektir.
Elest Bezmi:
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Gerçekten size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.” buyuruyor. (Mâide: 15)
“Nur” Muhammed Aleyhisselâm’dır. Zira ancak onun vasıtası ile hidayete erişilir.
“Kitap” ise Kur’an-ı kerim’dir. O bir hidayet rehberidir.
Nurundan nurunu yaratmasa idi, âlemler nurunu nereden alırdı, Hakk ve hakikatı nasıl bulurdu?
Ruhlar âleminde “Elest bezmi”nde ilk defa ahid ve misakı alınan ve:
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’raf: 172)
Hitâb-ı izzet’ine ilk cevap veren odur. Peygamberliği her ne kadar diğer peygamberlerden sonra ise de hakikatte onlardan öncedir. “Âlem-i şehadet”te son peygamber, “Âlem-i misal”de ilk peygamberdir.
Hadis-i şerif’lerinde bu hakikatı beyan buyurmuşlardır:
“Âdem ruh ile ceset arasında iken ben peygamberdim.” (Ahmed bin Hanbel)
Allah-u Teâlâ’nın kendi nurundan ilk olarak yarattığı varlık odur. Resulullah Aleyhisselâm’ın o zamanın peygamberi olduğu, peygamber olarak halkedildiği beyan ediliyor.
“Ben yaratılış bakımından peygamberlerin ilki olduğum halde, onların hepsinden sonra gönderildim.” (Hâkim)
Böylece, en son gönderilen o olduğu halde, bütün peygamberlerin önüne geçmiş oldu.
Nitekim Âyet-i kerime’de buyurulduğu üzere Allah-u Teâlâ onu, seçtiği diğer peygamberlerden öne almıştır:
“Hatırla o zamanı ki, biz peygamberlerden kesin söz almıştık. Resulüm! Senden de, Nuh’dan da, İbrahim’den de, Musa’dan da, Meryem oğlu İsa’dan da.” (Ahzâb: 7)
Çünkü o, bütün peygamberlerden önce anılıp en son gönderilen peygamberdir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyuruyor:
“Ben Âdem yaratılmazdan ondörtbin sene önce, Azîz ve Celîl olan Rabbimin yanında bir nur olarak mevcut idim.” (Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi. C.12, sh: 404)
Enbiyâ-i İzam
Allah-u Teâlâ’nın sevdiği ve seçtiği peygamber kulları da derece derecedir. Sayıları yüzyirmidörtbini bulan bu seçkin rehberler, Rahmet-i ilâhî’nin birer tecellileridirler. Aslında aralarında fark yoktur.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“O’nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız.” (Bakara: 285)
Ancak derecelerinin yüksekliğinde Allah-u Teâlâ’ya yakınlık cihetinden birbirlerinden ayrı yanları vardır.
“Gerçekten biz peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık.” (İsrâ: 55)
Kimisi bir kabileye gönderilmiştir, kimisi bir ümmete, kimisi bir nesle gönderilmiştir. Kimisi de bütün asırlar boyunca ümmetlerinin peygamberi olmuştur.
Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:
“Allah onlardan kimiyle söyleşmiş, kimini de derecelerle yükseltmiştir.” (Bakara: 253)
Bu bakımdan bazı yönlerden birbirlerine göre farklı derecelere sahiptirler. Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ulül-azm peygamberlerin en üstünüdür.
Ağır Bir Misak:
Her peygamber kendisinden önceki peygamberi tasdik etmekle mükellef olduğu gibi; en son gelecek olan Hâtem-ül enbiyâ Muhammed Aleyhisselâm’ı da haber vermek ve tasdik etmekle mükellef tutulmuşlardı.
Allah-u Teâlâ onu o kadar sevmiş, seçmiş ki gönderdiği peygamberlerine Muhammed Aleyhisselâm’dan bahsetmiş ve onun sıfatlarını anlatmıştır. Eğer onun saâdet asrına erişirlerse mutlaka ona iman edip yardım edeceklerine dair kesin söz aldı. Onlar da Muhammed Aleyhisselâm’ın geleceğini ümmetlerine müjdelediler ve âhir zaman Peygamber’inin zaman-ı saâdetine erişirlerse hemen iman edip dinine yardım edeceklerine dair onlardan söz aldılar.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Allah vaktiyle peygamberlerden kesin söz almıştı.” (Âl-i imran: 81)
Allah-u Teâlâ kendi Zât-ı sübhânisi ile peygamberleri arasındaki bu ahdi kuvvetli bir misak olarak kaydetmiş, bu kesin sözü yeminle pekiştirmiştir.
“Celâlim hakkı için, size kitap ve hikmet verdim. Sizde olan o kitap ve hikmeti tasdik edip doğrulayan bir peygamber gelecek.” (Âl-i imran: 81)
O zât-ı âlî, peygamberler zincirinin son halkasını teşkil edecek olan peygamber Muhammed Aleyhisselâm’dır.
“Ona mutlaka iman edeceksiniz ve mutlaka ona yardımda bulunacaksınız.” (Âl-i imran: 81)
Allah-u Teâlâ bütün peygamberlerine kitap ve hikmet verirken, hepsinin böyle bir sözleşme ve anlaşmasını almıştı. Hepsi de kendilerini tasdik eden Muhammed Aleyhisselâm’a iman ve yardım için Allah-u Teâlâ’ya söz vermişlerdi.
“‘Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?’ demişti.” (Âl-i imran: 81)
Peygamberlerden misak alındığının belirtilmesi, onlara tâbi olan ümmetlerinden de alındığını gösterir.
“Onlar da: ‘Kabul ettik.’ demişlerdi.” (Âl-i imran: 81)
O Azîz peygamber’e iman ve yardım ile mükellef olduklarını itiraf ederek bu husustaki emr-i ilâhî’yi kabul ettiklerini söylediler. Onun üstünlüğünü, izzet, şeref ve meziyetini ümmetlerine tebliğ ettiler.
“Allah da: ‘O halde şâhit olun, ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım.’ buyurmuştu.” (Âl-i imran: 81)
Âl-i imran sûre-i şerif’inin 82. Âyet-i kerime’sinde ise böyle bir ikrar ve misaka riâyet etmeyenlerin fâsık kimseler olacağı bildirilmektedir:
“Bundan sonra artık kim yüz çevirirse onlar fâsıkların tâ kendileridir.” (Âl-i imran: 82)
İlâhî Meth-ü Senâ:
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Siz beni hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı derecede methettikleri gibi, aşırı övmeyin. Ben ancak Allah’ın kuluyum. Benim hakkımda ‘Allah’ın kulu ve elçisidir.’ deyiniz.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1405)
Çünkü onun methedilmeye ihtiyacı yoktur. Onu övmek insana âit değildir. Onu yaratan, onu âlemlerin nuru yapan Allah-u Teâlâ; onu meth-ü senâ etmiş, fazilet ve meziyetini, şeref ve haysiyetini, yüceler yücesindeki mevkisini çok açık bir şekilde beşeriyete ilân etmiştir.
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber Muhammed’e çok salât ve senâ ederler.” (Ahzâb: 56)
Peygamber’ine Allah-u Teâlâ’nın salâtı; onu en yüce makamda anması, onu rahmeti ile rızâsı ile tebcil ve tebrik etmesidir.
Allah-u Teâlâ onu ne kadar çok seviyor ki; ona çok çok salât-ü selâm getiriyor, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine olan sevgisini beşeriyete duyurmuş oluyor. Bunun içindir ki onu hiçbir beşerin anlaması mümkün değildir.
Meleklerin salâtı ise; onun için Allah-u Teâlâ’ya duâ etmeleri, istiğfarda bulunmalarıdır. İnsanlarınki de öyledir.
Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini çok sevdiği gibi meleklere de sevdiriyor. Bütün melekler ona hürmet ediyorlar, tâzim gösteriyorlar.
Allah-u Teâlâ iman edenlere hitap ederek, kendileri için en büyük rahmet olan Peygamber’lerine salât-ü selâm getirmelerini, ona gönülden teslim olmalarını, saygı ve sevgi göstermelerini emir buyuruyor.
“Ey inananlar! Siz de ona salât-ü selâm getirin ve tam bir teslimiyetle gönülden teslim olun.” (Ahzâb: 56)
Ki bu sayede ilâhî rahmete, Resulullah Aleyhisselâm’ın şefaat-ı uzmâsına nâil olsunlar.
Ne yüce mertebedir ki, onu yaratan ona salât-ü selâm getiriyor, sevgili Peygamber’ini anıyor. Ulvî makamındaki melekler de onun için mağfiret diliyorlar, senâ ediyorlar.
Bu nimet ve şereften üstün bir ikbal ve ikram düşünülemez.
Sonra da süflî âlemdeki insanlara Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine salât-ü selâm getirmelerini emrediyor.
Müminler bu sayede kendilerini zulmetten nura kavuşturan, ulvî ufukların kapılarını açan peygamberlerine; salât ve selâmlarını, hürmet ve tâzimlerini, övgü ve senâlarını, minnettarlıklarını arzetmiş oluyorlar.
Bu vesile ile de Allah katında itibar kazanmış, birçok ecir ve mükâfatlara nâil olmuş oluyorlar.
Sâdık müminler asırlar boyu o Nur’un aşkında ve şevkinde yaşamışlar, ona karşı besledikleri muhabbet bağından bir an olsun ayrılmamışlar, salât-ü selâm ile tebcil etmekten geri durmamışlardır.
Ebul-Ervah:
Resulullah Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ’nın nuru olduğu gibi aynı zamanda ruhudur.
Allah-u Teâlâ kendi ruhundan ona ruh verdi, o ruhtan bütün ruhları yarattı, o ruhtan bütün âlemlere hayat veriyor. O ebul-ervah’tır, bütün ruhların babasıdır.
“Ey insan!” (Yâsin: 1)
Hitabının muhatabı Muhammed Aleyhisselâm’dır. İnsan-ı kâmil, hülâsa-i insan odur.
Allah-u Teâlâ ona kendi lütf-u kereminin bir nişanesi olarak “Yâsin! = Ey insan!” buyurdu.
“Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tin: 4)
Âyet-i kerime’sinde en güzel bir biçimde yaratıldığı belirtilen ve beşeriyete duyurulan insan odur.
“Asluhu nûr cismuhu âdem,
Velekad kerremnâ benî âdem.”
Aslı nurdur, görünüşü beşerdir. Öyle bir benî âdem ki;
“Biz Âdemoğlunu mükerrem kıldık.” (İsrâ: 70)
Âyet-i kerime’sindeki mükerrem insan hitabının mazharı da yine odur. İnsan bütün yaratıkların en mükerremi, o ise bütün insanların en mükerremidir, en keremlisidir. Onun yüzü suyu hürmetine bütün bu faziletlerden insanoğlu da istifade ediyor.
Allah-u Teâlâ onun hakkında bir Hadis-i kudsî’de:
“Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım.” buyurdu. (K. Hafâ. c. 2, sh: 164)
Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin Sebeb-i mevcudat, yani mevcudatın yaratılış sebebi olduğunu beyan buyurdu ve beşeriyete duyurdu.
Demek ki o feleklerden değil, felekler onun nurundan yaratılmıştır.
Sebeb-i Mevcûdat:
O bütün mevcudatın çekirdeği ve mayasıdır, hakikatın özüdür, her şey ondan yaratılmıştır. Bu sebeple Sebeb-i mevcudat olmuş oluyor.
Burada apaçık görülüyor ki Allah-u Teâlâ nurundan onun nurunu yarattı ve o nurdan mükevvenâtı donattı. Onu yaratmasa idi, mükevvenâtı da donatmayacaktı. Onun Sebeb-i mevcudat oluşu bu noktadandır. Her canlının Allah-u Teâlâ’ya şükretmesi ve Resulullah Aleyhisselâm’a müteşekkir olması lâzımdır, çünkü onunla hayat bulmuştur.
Âlemdeki her zerrede hayat var, o hayat da Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-i ile kâimdir.
Bu noktada gizli bir sır söyleyeyim:
Fakir: “Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Resulullah” dediğim zaman, her defasında gizli olarak Allah-u Teâlâ’ya şükrederim.
“Allah’ım! Sana sonsuz şükürler olsun ki, sen kendi nurundan onu yarattın, o nur ile mükevvenâtı donattın. Onu yaratmamış olsaydın kâinat da olmayacaktı, ben de olmayacaktım, hiçbir şey olmayacaktı.” diyorum.
“O Hakk’ın nûrudur
İlim-irfan kaynağıdır
Hakk’tır onun özü
Hakk’tan gelir onun sözü.”
Allah-u Teâlâ nurunu yarattı, o nurdan mükevvenâtı donattı. O nur mükevvenâtın mayası oluyor. Yani mükevvenâtın aslı, Allah-u Teâlâ’nın nurudur.
Nitekim Âyet-i kerime’de:
“Allah göklerin ve yerin nurudur.” buyuruluyor. (Nur: 35)
Bu Âyet-i kerime’nin en gizli sırrı, tarif ettiğim bu sözün içinde gizlidir.
“Nurundan nurunu yarattı, o nurdan mükevvenâtı donattı.”
Halbuki nur da O’nun, yaratan da O, hep O... Hep Allah!..
Kendi nurundan yarattığı için, kendi nurundan mükevvenâtı donattığı için hiçbir katkı yok. Yer de nur, gök de nur, taş da nur, toprak da nur.
Ancak bu tecelliyata kimi mazhar ederse, O’nu hem görür, hem de bilir. Çünkü o kendisini görmüyor, Hakk’ı görüyor, Hakk’tan görüyor.
O’nun göstermesiyle, O’nun bildirmesiyle bu mümkün olur. Zan ilmi kati surette buraya erişemez. Birçok velilere dahi bu tecelliyat verilmemiştir.
Eğer bu noktayı kavrayabilirseniz, göklerin ve yerin nur olduğunu gözünüzle görmeseniz de, inanmakla kurtulmuş olursunuz.
Vaktaki içinde O olduğunu gördüğün zaman, kendinin bir maskeden, bir örtüden, bir paçavradan ibaret olduğunu gördüğün zaman; bir de bakarsın ki, meğer nurundan “Nur” unu yaratmış, o “Nur” ile mükevvenâtı donatmış. Yani bu mükevvenâtın malzemesi nurdur.
Nitekim Âyet-i kerime’sinde:
“Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyuruyor. (Enbiyâ: 107)
Bu “Nur”un sayesinde âlemlere rahmet ve hayat veriyor. Âlemlerin hayat bulması o nur sayesindedir. Çünkü onu âlemlere rahmet için yaratmıştır. O bir hayat kaynağıdır, hayatı ondan fışkırttı. Hem “Rahmeten lil-âlemîn” dir, hem de “Ebul-ervah” tır.
Kâinat o nurdan yaratıldığı için, âlemler rahmeti ondan almıştır. Allah-u Teâlâ nurundan nurunu yarattığı için, o “Nur” dan da mükevvenâtı donattığı için, o noktada “Rahmeten lil-âlemîn” olmuş, âlemlere hayat veren kaynak olmuş, aynı zamanda “Sebeb-i mevcudat” olmuştur.
O “Rahmeten lil-âlemin” olduğu için, âlemdeki her zerre nasibini ondan alıyor. Nereye baksan hep o nur. Ona verildiğinden ötürü kâinat ona muhtaçtır.
Mümin bir kimseye mânevî olarak ne verilmişse onun vasıtasıyla verilmiştir. Oradan o hayat suyu gelmedikçe hiç kimse iman etmiş olmaz. O mânevî hayat kaynağından hayat suyu gelmedikçe hiç kimsede mânevî hayat bulunmaz. İlâhî feyz de iman şerefiyle müşerref olan müminlere ancak ve ancak Allah-u Teâlâ’nın Aziz’i, Halil’i ve Nur’u olan Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizden gelir.
En Büyük Nimet:
O ki, Allah-u Teâlâ’nın inanan bütün insanlara en büyük nimetidir, o bir hidayet nurudur. Allah’a varan hedefe onun yolundan gidilir, hakikatın köprüsüdür.
Ebedî âleme teşrif buyurduktan sonra, nübüvvet ve risalet nurları kıyamete kadar devam edecek, insanlar o nurla hidayete ereceklerdir.
Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren kendi zamanına gelinceye kadar mevcudatın en şereflisi olduğu gibi, kendisinden sonra kıyamete kadar da mahlûkatın en şereflisidir.
Allah-u Teâlâ onu dost edindi, adını adı ile andı, ona imanı Tevhid’in iki rüknünden biri yaptı. “Lâ ilâhe illâllah” tan sonra “Muhammedün Resulullah” ünvanını getirdi.
Bütün peygamberlerin her biri bir kavme, birkaç şehir halkına veya bir ümmete gönderildikleri için, yalnız kendi kavimlerine âittir. Fakat Muhammed Aleyhisselâm bütün insanlığa gönderilmiş, âlemlere rahmet olmuştur. Kıyamete kadar gelecek insanların tamamı onun irşad sahası içindedir.
O hem peygamberler silsilesini sona erdiren son peygamber, hem de bütün peygamberleri tasdik eden ilâhi bir mühürdür.
Peygamberlerin her biri birer yıldızdır. Güneşin doğmasından önce insanlara ışık saçtılar, kendi ümmetlerinden zulmeti kaldırdılar.
Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm ise fazilet semâsının güneşidir, bütün nurların aslıdır. Cümle âlemin nuru, gurur ve sürûrudur. Nurlar onun nurundan yayılmıştır.
Azîz Peygamber:
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz her zaman ve mekânda Azîz’dir. Allah katındaki şeref ve faziletinin hududu yoktur. Mertebe ve kemâli her an yükselmektedir. Allah-u Teâlâ’nın ona bahşettiği ikram ve ihsanlar sonsuzdur.
O ki yaratıkların en hayırlısıdır. Allah-u Teâlâ’nın habibi, dostu, arşının nuru, vahyinin eminidir. Ziynetlendirdiği, şereflendirdiği, keremlendirdiği, büyük kıldığı, ilm-i ezelîsini tâlim buyurduğu temiz kuludur.
Allah-u Teâlâ onu peygamberlerin efendisi ve sonuncusu, takvâ sahiplerinin önderi, günahkârların şefaatçısı ve âlemlerin rahmeti yapmıştır.
O ki iman hakikatlarının menbaı, Rahmânî sırların iniş yeri, Rabbânî memleketin mahrem-i esrârı, bütün peygamberlerin ahd ve misaklarının vasıtası, Livâ-i izzetin sahibi, ezel sırlarının müşahidi, Kelâm-ı kadim’in tercümanı, ilim ve hikmetin kaynağı, dünya ve ukbâ ehlinin cesetlerinin ruhudur.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Andolsun, içinizden size öyle aziz bir Peygamber gelmiştir.” (Tevbe: 128)
Yaratan ona “Azîz” buyuruyor. O öyle bir “Azîz” dir ki, onu ancak Yaratan bilir. Hiçbir beşerin onu idrak etmesi mümkün değildir. Canlardan da cânanlardan da azîzdir.
O öyle bir nurdur ki, nurları o nurdan yarattı.
O öyle bir ruhtur ki, ruhları o ruhtan yarattı.
O öyle bir kandil ki;
“Ey Peygamber! Biz seni bir şâhit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle Allah’a çağıran ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzab: 45-46)
Âyet-i kerime’si ile bütün âlemleri nurlandıran bir kandil olarak vasıflandırılıyor.
İşte nurundan nurunu yarattığı için:
“Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı.” (Buharî)
Bu Hadis-i şerif’in tecelliyâtı Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize mahsustur. Allah-u Teâlâ kendi suretini aynada aksettirdi. Aslı nur olduğu için nur nura aksetti.
“Âyinedir bu âlem her şey Hakk ile kâim,
Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”
Allah-u Teâlâ o aynada aksetmiş, Yaratmak başka, aksetmek başka.
O öyle bir ahlâk sahibidir ki, Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde ona;
“Ve sen hiç şüphesiz büyük bir ahlâka sahipsin.” buyurdu. (Kalem: 4)
O öyle bir rehberdir ki, Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde:
“Doğru bir yol üzerindesin. Üstün ve çok merhametli Allah’ın indirdiği (Kur’an yolu üzerindesin).” (Yâsin: 4-5)
“Nurun Alâ Nur”:
Allah-u Teâlâ sevdiği, seçtiği peygamber kullarının her birine ayrı bir lütufla tecelli etmiştir. O lütuf Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru idi. Geldikleri zaman Muhammed Aleyhisselâm’ın emaneti ile Nur-i Muhammedî ile geldiler. Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimizdeki her fazilet, meziyet ve mazhariyet, üzerlerindeki emanet, Muhammed Aleyhisselâm’ın nurunu taşıdıklarından ötürüdür.
“Nur üstüne nurdur.” (Nûr: 35)
Yani Allah-u Teâlâ kendi nurundan Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurunu yarattı. Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtının hepsini de Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurundan yaratmıştır. Onlardaki nur Resulullah Aleyhisselâm’ın nuru idi.
Tâ Âdem Aleyhisselâm’dan beri o nur onların üzerinde döndü durdu. Her birinin alnında parlıyordu. Nihayet nurun sahibine kadar geldi. Zaten onun nuru idi, nur nura kavuştu.
Allah-u Teâlâ’nın nuru, âlemlerin gurur ve sürûru Muhammed Aleyhisselâm, hayât-ı saâdetlerinde o nuru taşıdı, o nur ile iş gördü.
Peygamberlik kapısı kapandıktan sonra o nur:
“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.” (Buhârî)
Hadis-i şerif’i mucibince vârislerine sirayet etmeye başladı. Kıyamete kadar gelecek olan onun vârisleri de o nuru taşıyorlar.
Kur’an-ı kerim her asra hitap ettiğine göre:
“Biliniz ki Resulullah aranızdadır.” (Hucurat: 7)
Âyet-i kerime’sinden, o nurun kıyamete kadar bâki kalacağı anlaşılmış oluyor.
Binaenaleyh iş gören onun nurudur, o nurdur. Bu, hususa âittir.
Onlar o Nur’un vârisi oldukları için, o nur onlara o Nur’dan geliyor. Binaenaleyh onlarda bulunan nur, o Nur’dur.
Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan büyük şeref tasavvur edilemez.
Allah-u Teâlâ kimi sevip seçmişse, kimi zâtına çekmişse, emânetini kime vermişse, Resulullah Aleyhisselâm’ın nurunu kime takmışsa, vâris-i enbiyâ işte onlardır.
YAKINLIK NESEBİ
Peygamberlik kapısı kapandıktan sonra bu nur ikiye ayrılmış; bir taraftan Hazret-i Hatice -radiyallahu anhâ- Vâlidemize intikal ederek nesep itibarı ile yürümüş, diğer taraftan da yakınlık nesebi ile bu nur devam edegelmiştir. Hafî kısmı Hazret-i Ebu Bekir Sıddîk -radiyallahu anh- Efendimize, Cehrî kısmı Hazret-i Ali -kerremellahu veçhe- Efendimize verilerek nur iki koldan devam etmiştir.(*)
(*) Mevzunun uzamaması için nurun Hafî koldan devamı açıklanmış, Cehrî koldan devam eden nur bahis mevzuu edilmemiştir.
-----------------------------
YUNUS EMRE’NİN NUR-I MUHAMMEDÎ
ANLATIMININ TÜRK YARATILIŞ DESTANLARIYLA
BENZERLİĞİ
The Resemblance of The Way of Describing The Glory of Muhammad of
Yunus Emre with Turkish Creation Epics
Zülfi GÜLER
Fırat Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Elazığ.
zguler@firat.edu.tr.
Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi
Fırat University Journal of Social Science
Cilt: 16, Sayı: 2 Sayfa: 63-72, ELAZIĞ-2006
ÖZET
Yunus Emre’nin bir manzumesinde, kuş, göl ve su sembolleri kullanılarak Hz.
Muhammed’in ve diğer peygamberlerin yaratılışı anlatılmıştır. Kuş, göl ve su motifleri, Türk
Yaratılış Destanlarında da vardır. Bu destanlardaki ifade tarzı ve motifler ile, Yunus Emre’nin
manzumesi arasında benzerlik görülmektedir. Ancak destanlarda yeryüzünün yaratılışı
anlatılırken, Yunus, aynı semboller ve anlatım şekliyle, tasavvufun “Nur-ı Muhammedi” inanışını
ifade etmiştir.
Anahtar Kelimeler: Yunus Emre, er, destan, Nur-ı Muhammedi, peygamber.
ABSTRACT
The creations of Muhammad and the other Prophets have been told by using bird, lake and
water symbols in a poem of Yunus Emre. There are also bird, lake and water motifs in Turkish
Creation Epics. It is seen that there is a similarity between Yunus Emre’s poems and the manner of
telling and motifs in these epics. Yunus expressed the belief of the Glory of Muhammad (Nur
Muhammad) of the Islamic Mysticism, using the same symbols and expressions.
Key Words: Yunus Emre, Man (capable man), Epic, The Glory of Muhammad, Prophet.
KONU
Tasavvuf, İslâmî Türk Edebiyatım ilk şair ve yazarlarından beri etkilemiş; hemen
bütün şairlere ilham ve ifade kaynağı olmuş bir düşünce ve inanç sistemidir. Yunus Emre
de bu edebiyatın başlangıcı sayılabilecek bir zamanda; 13. asrın ikinci yarısı ile 15. asrın
başında yaşamış mutasavvıf bir şairdir. Onun şiirleri (ilâhîleri), Türk halkı arasında, Allah
ve Peygamber sevgisinin, tasavvufî düşüncenin yayılmasında, Mevlid ile beraber, çok
etkili olmuştur.
Vahdet-i vücud ve buna bağlı olarak tecelli, yani ilk ruhtan başlayarak ruhların,
meleklerin, yerin, göğün, evrenin, tüm varlığın var olma meselesi, tasavvuf inancının
temelini teşkil etmektedir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in varlığı, Allah katındaki,
peygamberler, insanlar ve melekler arasındaki yeri; evrenin yaratılışındaki rolü ve önemi;
kendi cismanî varlığından önceki ve sonraki mahiyeti konuları üzerinde tasavvuf ehli çok
düşünmüş ve fikirler üretmişler; şairler de bu fikirleri mazmun ve sembollerle
şiirleştirmişlerdir.
Yunus Emre Divanında1, birçok manzumede bir tahkiye üslubu göze çarpar. O, bir
manzumesinde de peygamberlerin yaratılışıyla ilgili şöyle bir rivayetten bahsetmektedir:
Biz büyüklerimizden işittik ki önce “er” yaratıldı. Padişahın (Allah’ın) birliğini önce bu
“er” bildi. Allah kendi kudretinden bu “er”e Tanrılık kıldı. Bu “er”in bir kuş şeklinde ve
çok hikmete sahip olduğunu söylerler. O kuş uçarak rahmet gölüne daldı. Gölden çıkıp
döndüğünde bir dala kondu; silkindi, etrafa su damlaları saçıldı. O damlaların her
birinden seçkin bir ruh yaratıldı (yahut, seçici olan Allah o damlaların her birini bir ruh
olarak yarattı); o ruhların her birisi bunda (dünyada) peygamber oldu.
Biz uludan işitdük evvel er yaratıldı
Pâdişâhun birligin evvel kadîm er bildi
Bunca yıl bunca zamân biz işitdük bî-gümân
Çalap kendü sun’ından ere Tanrılık kıldı
Eydürler bir kuşıdı hikmeti öküş idi
İki cihân ‘ârifi ol kuşdan ‘ibret aldı
Ol kuşun her bir yöni yüz bin yigirmi dört bin
Evvel ol kuş uçuban rahmet göline taldı
Çün gölden girü döndi budak üzere kondı
Silkindi her bir yönden bir tamla su döküldi
Ol suyun her birisin bir cân yaratdı güzîn
Ol cânun her birisi bunda peygamber oldı Divan s. 369
Yunus’un anlattığı bu hikâyedeki “Allah’ın ilk önce bir er (kişi) yaratması”, “bu
er’in kuş şeklinde olması”, “Tanrılık, yaratıcılık kudretine sahip olması”, “göle dalması
ve gölden üzerinde getirdiği suyun damlalarından peygamberlerin ruhlarının yaratılması”
motifleri, Türk Yaratılış Destanlarındaki dünyanın yaratılışıyla ilgili motiflere çok
benzemektedir. Altay Türklerinin Yaratılış Destanlarından aldığımız metinlerde bu
benzerlik apaçık görülmektedir. Destanlarda kuşun suyun dibinden toprak çıkarması ve
bu topraktan yerin yaratılmasına karşılık, Yunus’ta kuşun gölden getirdiği sudan damlalar
halinde peygamberlerin ruhları yaratılıyor. Her ikisinde de amaç ve sonuç yaratmadır.
Destanlarda konu ile ilgili kısımlar şöyledir:
“Yer ve gök yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti, yer yoktu, güneş ile ay da
henüz yoktular. O zaman, Tanrıların en yükseği, bütün varlıkların başlangıcı, insan
oğullarının ata ve anası Tengere Kayra Kan kendisine benzer bir varlık yaratarak ona
(kiji) dedi. Kayra Kan ile kişi su üzerinde iki kara kaz gibi sakin sakin uçarak
süzülürlerdi. Fakat kişi bu ebedî sükunetten memnun değildi. O, Kayra Kan’dan da fazla
yükselmek istiyordu. Bu ölçüsüz hareketinden dolayı o, uçma hassasını kaybetti ve
derinliklere, dipsiz suya yuvarlandı. Boğulacak dereceye gelince, ihtiyaç karşısında
Tengere Kayra Kan’ı (merhametli semayı) yardıma çağırdı. Kayra Kan Kişi’ye
derinlikten kalkması için emir verdi, sonra kişinin üzerinde oturarak suya karşı
korunabilmesi için Kayra Kan yeri yaratmak istedi, bunun için kişiye, suya dalarak
derinliklerden toprak çıkarmasını söyledi ve bu toprağı suyun üzerine serpti” (Sakaoğlu
ve Duymaz 2002: 173).
“Evvelce ancak su vardı; yer,gök, ay ve güneş yoktu. Tanrı (Kuday) ile bir “kişi”
vardı, bunlar kara kaz şekline girip su üzerinde uçuyorlardı. Tanrı hiçbir şey
düşünmüyordu. “Kişi” rüzgâr çıkarıp suyu dalgalandırdı ve Tanrı’nın yüzüne su serpti.
“Bu kişi” kendisinin Tanrı’dan büyük olduğunu sandı ve suyun içine dalıverdi. Su içinde
boğulacak oldu:
“Tanrı, bana yardım et” diye bağırmağa başladı. Tanrı:
“Yukarı çık!” dedi. O da sudan çıkıverdi. Tanrı şöyle buyurdu:
“Sağlam bir taş olsun.” Suyun dibinden taş çıktı. Tanrı ile “kişi” taşın üzerine
oturdular. Tanrı “kişi”ye: “Suya dal, oradan toprak çıkar!” dedi. Kişi suyun dibinden
toprak çıkarıp Tanrı’ya verdi. Tanrı bu toprağı suyun üzerine atarak: “Yer olsun” dedi.
Böylece yer yaratılmış oldu (Sakaoğlu ve Duymaz 2002: 168).
Öyle görülüyor ki Yunus ya da etkilendiği ulu, belki mürşidi, İslâmiyetten önceki
Türk kültürü dönemine ait olan bu destan motiflerini, tasavvufi düşünce ve söylemlerini
ifadede kullanmışlardır.
Yunus, manzumenin ilk beytinde “evvel er yaratıldı” diyor. “Er” kelimesine
sözlüklerin ve araştırıcıların verdiği anlamlar şöyledir: Er (I) 1. erkek, kişi, insanoğlu. 2.
koca, zevç. 3. asker, nefer. 4. yiğit, mert, bahadır. 5. eren, mürşit, insan-ı kâmil.
(Örneklerle Türkçe Sözlük 2002).
Er (I) koca, zevc; erkek, kişi; yiğit, kahraman; Bektaşi şeyhi, mürşit, erenler; sahip.
(Yeni Tarama Sözlüğü 1983)
Bu manzumede sözü edilen “er” in bazı özellik ve eylemleri de söyleniyor:
a) “Er” ilk yaratılandır.
Tasavvuf düşüncesinde ilk yaratılan, ilk taayyün eden, varlıkların başlangıç sebebi
olan Nur-ı Muhammedi’dir. Buna, filozoflar akl-ı küll; tasavvuf erbabı ise Hakikat-ı
Muhammediyye, Nur-ı Muhammedi, Ruh-ı Muhammedi gibi adlar vermişlerdir.
Yunus Divanında, Hz. Muhammed’in ilk yaratılan olduğunu ifade eden başka
manzumeleri ve beyitleri de vardır: Bu beyitte Yunus, “Ben son gelen ilkim” yahut “Ben
yaratılışta nebilerin ilki, peygamber olarak gönderilme yönünden sonuncuyum”
(Yıldırım, 2000: 126) diye rivayet edilen hadise telmih ile, Peygamber’in “hem evvel,
hem ahir ve en önde gelen” olduğunu ifade etmiştir.
Sûretile çokdur âdem değmesinde yokdur kıdem
Evvel-âhir ol piş-kadem bir Muhammed serveri var Divan s. 44
Hz. Muhammed’e “dîn metâsı” diyen Yunus, bütün “velî, evliyâ, nebî”nin O’nun
nurundan yaratıldığını; Âdem’den beri “velî, evliyâ, nebî”nin O’nun yüzünden dünyaya
geldiğini söylemiş; diğer beyitte de “yerin göğün” O’nun için yaratıldığını belirtmiştir.
Togdı ol dîn metâsı andan oldı kamusı
Âdem Halîl ü Mûsâ hüccet ü bürhân bana Divan s. 29
Âdem atadan berü velî evliyâ Nebî
Hak müşerref eyledi Ahmed’i kamu yüzden Divan s. 246
Yirün gögün safâsı Mustafâ’dur
Kamu ‘ahdün vefâsı Mustafâ’dur Divan s.111
“Nur-ı Muhammedî, Muhammed Peygamberin ruhunun alemin yaratılışından önce
mevcut bir varlık olduğunu ifade için kullanılan bir ıstılahtır: son peygamberin mukadder
cevheri, her şeyden önce ve kesif parlak bir nokta halinde yaratılmış olup, diğer bütün
mümtaz ruhlar ondan çıkmıştır.” (Massignon, 1964: 162.)
“Allâh’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa Hakikat-ı Muhammediyye var olmuş,
bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halk edilmiştir. Alemin var olma maddesi ve
gayesi bu hakikattir” (Demirci,1997: 179). Hz. Muhammed, yaratılışın hem sebebi hem
amacıdır. Allah, Habib’inin nurunu kendi nurundan yarattı. Daha sonra da O’nun
nurundan bütün varlıkları yarattı. Mutasavvıflar bu düşüncenin mesnedi olarak kutsî
hadis ve hadisler de göstermişlerdir.
Hemen bütün na’tlarda, telmih ya da iktibas olarak yer alan, Türkçe anlamı “sen
olmasaydın, sen olmasaydın (eğer ey Muhammed) yeri göğü yaratmazdım.” olan
“levlâke, levlâke lemâ halaktü’l-eflâke” olarak söylenen kutsî hadis şu temel anlamları
ifade eder: 1-Felekler yaratılmadan evvel Hz. Muhammed vardı. Yani O, ilk yaratılan
varlıktır, nuru her şeyden öncedir. 2-Felekler, Peygamber (a.s.) için yaratılmıştır. 3-
Peygamber (a.s.) Allah’a yaratmayı ilham etmiş, yaratma arzusu vermiştir. Allah Hz.
Muhammed’e, Habib’ine duyduğu sevgi nedeniyle evreni yaratmıştır.
Resulullah (a.s.) yaratılışın aslı olup kâinat da O’na tabi olarak yaratılmıştır. Bu
duruma: “Âdem daha toprak ve su arasında iken (henüz yaratılmamışken), ben nebî
idim.” Diğer bir rivayette: “Âdem ruhu ile cesedi arasında iken ben nebî idim.” şeklinde
rivayet edilen hadisler de işaret etmektedir (Yıldırım, 2000: 115).
b) “Er” kuş şeklinde görünmüştür.
Türk kültüründe insanın bedeni kafese, ruhu da kuşa benzetilir. Yunus’un bu
manzumesinde de kuş, istiare ile ruh yerine kullanılmıştır. Nitekim ilk yaratılan varlığa
Nur-ı Muhammedi yerine Ruh-ı Muhammedi diyenler de vardır. “İbnü’l-Arabî’nin bu
konudaki sözleri şu mahiyettedir: Allah’ın ilk yarattığı ruh-ı müdebbirdir, bu da Hz.
Muhammed’in ruhudur, sonra öteki ruhlar sadır olmuştur” (Yıldırım, 2000: 115). Yani
Peygamber (a.s.) bütün varlıkların hakikati, aslı, esası olarak ilk yaratılan ruhtur.
c) Kuş şeklinde olan “er” rahmet gölüne dalmıştır.
Cenab-ı Hak, kendi nurundan bir nur almış, Hz. Peygamber’in ruhunu yaratmış,
yani Nur-ı Muhammedi olarak tecellî etmiştir. O Peygamber’i (a.s.) de “alemlere rahmet
olarak” göndermiştir (Enbiya 21/107). Öyleyse rahmet, Allah’ın nuru ve feyzidir;
“rahmet gölü” de bu nurun gölüdür diyebiliriz.
d) “Er” rahmet gölünden çıkınca bir dala konmuş, silkinmiş etrafa su damlaları
saçmıştır.
Rahmetle su arasında da ilgi vardır. Yağmur ve su rahmettir. Bu inanç Kur’an-ı
Kerim’den kaynaklanır. Bir çok ayette, suyun gökten rahmet olarak indirildiği; yağmur
ve su ile verimin arttırıldığı, bolluk ve bereket sağlandığı, insanlara ve hayvanlara rızk
yaratıldığı; su ile ölü toprağa can verildiği, yeryüzünün ölümünden sonra diriltildiği;
yaratılışa ve ölümden sonra yeniden diriltilişe delil olarak anlatılmıştır2. Birkaç ayette de
insanın bir damla sudan yaratıldığı söylenmiştir3.
Nur-ı Muhammedî, peygamberlerin, meleklerin, feleklerin, insanların, hülâsa,
bütün maddî ve ruhanî aleme, aynı zamanda dünya ve ahirete ait varlıkların,
yaratılmasının sebebi, amacı ve aracıdır. “Bunun için, Resulullah’a (a.s.) -yaratılışın
temeli manasına- “Ummî” denilmiştir” (Yıldırım, 2000: 115).
Öyleyse, rahmet kelimesine yaratma, canlandırma, yaşatma, doğurma, çoğaltma
anlamları da yüklenebilir. Yağmura rahmet denilmesinin sebebi canlandırmaya,
çoğalmaya, doğurmaya ve yeniden yaratmaya araç olmasındandır; ilgili ayetlerde de bu
yönüyle ifade edilir.
“Er”in silkinmesiyle saçılan su damlaları, Nur-ı Muhammedî’den saçılan nur
damlalarıdır; her damla bir peygamberin ruhunu meydana getirmiştir. Hz. Âdem’den
başlayarak bütün peygamberlerin alnında yahut kalbinde taşıdıkları bir nübüvvet nuru
olduğu söylenmiştir. Bu nur Hz. Muhammed’e kadar gelmiş ve O’nda karar kılmıştır.
Nur-ı Muhammedî ile bu nur da kastedilmiştir. “Hz. Muhammed bütün peygamberlerin
yaratılış sebebi olduğu için O’nun nuru Âdem’den itibaren hepsinde vardır. Bütün
insanların ve bütün evrenin yaratılış sebebi de O’dur. O’nun nuru her insanda ve her
şeyde vardır” (Öztürk, 1988: 45).
Yunus’un bu rivayetine benzer bir hikâyeyi, Ahmet Yıldırım, Aziz Mahmud
Hüdayî’nin Hulâsatu’l-ahbâr isimli eserinden naklen anlatmıştır. Ağaç, dal ve su motifleri
ile damlalar halinde peygamberlerin ve insanların ruhlarının yaratıldığı düşüncesinin bu
hikâyede de bulunması; ayrıca Yunus’un manzumesi hakkında yukarıda söylediklerimize
mesnet teşkil etmesi bakımından bu rivayeti de buraya almanın uygun olacağını
düşündük.
“Rivayet edilir ki, Allah kendi nurundan bir parça aldı. Daha gökler, yer, arş, kürsi,
cennet ve cehennem yaratılmadan 324 bin sene önce o nurdan Muhammed’in (s.a.)
ruhunu yarattı. (...) O’nu şefkatle terbiye etti, ikramla yüceltti, risalet vazifesiyle seçkin
kıldı. Kendisi O’nu seçti, başına yakîn tacını koydu, hidayet cübbesi giydirdi. O’nu
ezelden “sevgili” diye isimlendirdi. (...) Sonra bir ağaç yarattı. Ona “yakîn ağacı” ismini
verdi. Ağacın dört dalı vardı. Muhammed’in (s.a.) ruhunu bu ağacın üzerine koydu. Ruh
ağacın üstünde kırk bin sene Allah’ı tespih etti. Sonra bu ruhun karşısında bir ayna
yarattı. Muhammed’in (s.a.) ruhu aynaya baktı. Suretini en güzel bir şekilde gördü ve beş
defa secde etti. İşte bu secdeler ümmet-i Muhammed’e farz kılınan secdelerin esasını
oluşturmaktadır. Sonra Hak nurdan zincirlerle arasında asılı olan nuranî bir kandil yarattı
ve Muhammed’in (s.a.) ruhuna, kandil içine yerleşmesini emretti. Ruh Allah’ı en güzel
isimleriyle tespih etmeye başladı. Her bir isim için bin yıl tespihte bulundu. Rahman
ismine ulaşınca Allah rahmetle O’na baktı. Bunun üzerine ruh-ı Muhammedî Allah’tan
haya sebebiyle terledi. Her ter damlasından birinin ruhu yaratıldı. Sonra ruh tespih-i ilahî
ile meşguliyete devam etti. Kahhar ismine ulaşınca haşmet-i ilahiyeden dolayı mümin ve
kâfirlerin sayılarınca ter döktü. Bu terler onların ruhları oldu. Böylece ruhlar sınıf sınıf
meydana geldi. Birinci sınıf peygamberlerin, ikinci sınıf evliyanın, üçüncüsü müminlerin,
dördüncüsü kâfirlerin ruhları oldu. Allah’ın istediği kadar ruhlar bu makamda kaldılar.
Sonra Hak Taâlâ onları ruhlar aleminden cisimler alemine göndermeye başladı. Her bir
ruha hikmeti gereğince bir beden yarattı. Âdemin cesedini de insanların bedensel gelişme
ve üremelerine bir anahtar olarak yarattı. Bunun için Âdem cismanî belirişlerin
başlangıcıdır. Bu sebeple ki Peygamberimiz (s.a.) âlem ağacının tohumudur: arş, kürsi,
levh ve kalemden önce gelir. Nitekim Hz Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Âdem su
ile çamur arasında iken ben peygamberdim.” (...)Hz Peygamber (s.a.) kâinatın aslı,
özüdür. Allah O’ndan arşı, ferşi ve aralarındaki şeyleri zuhur ettirmiştir. (...) dolayısıyla
O peygamberlerin sonuncusu, resullerin hatemi, ilklerin ve sonların efendisi oldu.
(Yıldırım, 2000: 117)
Yukarıda aldığımız destanların başlangıç cümleleri ile bu rivayetin başlangıç
cümlesindeki benzerliğe dikkat çekmek için yan yana getirmek yararlı olur: Destanlar
“Yer ve gök yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti, yer yoktu, güneş ile ay da henüz
yoktular.” ve “Evvelce ancak su vardı; yer, gök, ay ve güneş yoktu.” Cümleleriyle;
Hüdayî’nin hikâyesi ise “Daha gökler, yer, arş, kürsi, cennet ve cehennem yaratılmadan
324 bin sene önce...” cümlesiyle başlamaktadır.
Allah kendi nurundan Hz. Muhammed’in (s.a.) ruhunu yarattıktan sonra onu
olgunlaştırıp mükemmel hale getirmiş ve kendine sevgili edinmiştir. Sonra, mutlak bilgi
ya da hakikat ağacı adını verdiği, bir ağaç yaratmış; Hz. Muhammed’in (s.a.) ruhunu bu
ağacın üzerine bir kandil gibi asmıştır. Sonra bu ruhun karşısında bir ayna yaratmış. Hz.
Muhammed’in (s.a.) ruhu aynaya bakmış; kendi suretini en güzel bir şekilde görmüş ve
beş defa secde etmiştir.
Bu cümledeki “en güzel bir şekilde” ve “secde” sözlerinden anlaşılan şudur:
Cenab-ı Hak insanı “ahsen-i takvim” üzere en güzel bir şekilde yaratmıştır (Tin 95/4). Bir
hadiste de “Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı” denilmiştir (Alıcı, 2002:12). Allah, Hz.
Muhammed’i (s.a.) de kendi nurundan yaratmış; ve bu nura yaratma kabiliyeti vermiştir.
O’nu yaratmaya vesile kılmıştır. Yunus’un:
Çalap kendü sun’ından ere Tanrılık kıldı
Mısra’ı da bu anlamı ifade eder. Ruh-ı Muhammedî’nin aynada gördüğü suretine
karşı secdesi, kendi suretinde Allah’ı gördüğündendir.
Daha sonra Peygamber’in (a.s.) ruhu Allah’ın sevgi, şefkat ve haşmetinden terler
dökmüştür. Bu ter damlalarından peygamberlerin ve insanların ruhları meydana gelmiştir.
Bütün yaratılmışlarıyla alem bir ağaca, Peygamberimiz de bu ağacın tohumuna
benzetilmiştir. Tohum bitkinin hem başlangıcı hem nihayetidir; Hz. Muhammed de
yaratılışın evveli, peygamberlerin sonuncusudur.
Tohumun bir özelliği de kendisinden yaratılacak olan bitkinin tüm özelliklerini,
kabiliyetini toplu halde kendinde bulundurmasıdır. Ruh-ı Muhammedî yada Nur-ı
Muhammedî de denilen Hakikat-ı Muhammediyye kendisinden sudur eden bütün ruhları,
hakikatleri kendinde toplayan küllî (tümel) ruhtur.
“İbnü’l-Arabî’ye göre Hz. Muhammed, İnsan-ı kâmildir. Allâh mikrokozmik bir
varlık olarak İnsan-ı kâmili yaratmıştır; böylece Kendi bilinci kendisine tecelli etmiştir.
İnsan-ı kâmil, her şeyin kökenini içeren bir ruhtur; böylece Hz. Muhammed’in yaratılmış
ruhu, yaratılmamış İlâhî ruhun bir hali olmaktadır ve o, Allâh’ın yaratılış esnasında kendi
bilincine varmasının aracısıdır” (Schimmel 2001:222). Tasavvuf düşüncesinde
Peygamberimiz insan-ı kâmilin en üstün örneğidir. İnsan-ı kâmil varlığın bütün
hakikatlerini kendinde toplayan kişidir.
Tasavvufun en önemli temel konularından birisi de insan-ı kâmil anlayışıdır. Bu
konu Nur-ı Muhammedî düşüncesiyle yakından ilgilidir; hatta İbnü’l-Arabî’nin esaslarını
kurduğu bu düşünce sisteminde insan-ı kâmil ile Nur-ı Muhammedî iç içe ve aynı konuyu
teşkil eder. Peygamber Efendimiz en üst derecede insan-ı kâmildir. Çünkü O, ilk tecellî,
Zât’ın tecellîsidir. Allah’ın yaratma fiili bu ilk tecelli ile, Nur-ı Muhammedî ile
başlamıştır. Bu ilk tecelli mertebesine verilen isimlerden biri de insan-ı kâmildir. Bütün
mahlukat bu mertebeden sonra ve bu nurdan yaratılmıştır. Bu mertebe yani insan-ı kâmil,
kendisinden meydana gelen bütün yaratılış mertebelerinin hakikatlerini kapsar; bu
sebeple ona âlem-i ekber denilmiştir. Bu manada düşünüldüğünde insan-ı kâmil Hz.
Muhammed’dir; bu mertebeye ulaşabilen evliya da Peygamberin halifesidir ve insan-ı
kâmildir. Âdem’den başlayarak bütün peygamberler Hz. Muhammed’in nurunu
taşıdıklarından onlar da insan-ı kâmildirler.
SONUÇ
Türk destanlarında dünyanın, yeryüzünün yaratılışına ait inanç öyküleştirilerek
anlatılmıştır. Bu öyküde Tanrı ve Tanrı’nın kendine benzer olarak yarattığı ilk kişi, bir de
su vardır. Tanrı ve ilk kişi kuş halinde su üzerinde uçarlar. Kişinin bir hareketi Tanrı’ya
yeryüzünü yaratma ilhamını verir. Kişi vasıtasıyla su dibinden toprak çıkartılır ve
yeryüzü yaratılır.
Yunus Emre’nin manzumesinde de Peygamberimiz Hz. Muhammed’in ve diğer
peygamberlerin yaratılışı hikâyeleştirilmiştir. Bu öyküde de “Çalap”, ilk yaratılan “er”, ve
yine su “rahmet gölü” vardır; “er” kuş şeklindedir. Bunda da ilk yaratılan “er”in bir
hareketi, suya dalması, çıktıktan sonra silkinerek etrafa su damlaları saçması sonucunda
peygamberler yaratılmıştır.
Yunus’a göre ilk yaratılan “er”, Hz. Muhammed’in hakikati, yani aslı, esası, nuru
ve ruhudur. Bu ruh, levh ve kalemin, arş, arz ve ikisi arasında bulunanların, cennet ve
cehennemin, ruhların, peygamberlerin, insanların, meleklerin, cinlerin bütün yaratılmış ve
yaratılacak olanların da aslı, esası, nuru ve ruhudur. Bu ilk yaratılan kişi ya da ruh tüm
evreni meydana getiren bir çekirdek, bir cevherdir. Tasavvuf inancında buna Hakikat-ı
Muhammediyye, Nur-ı Muhammedî ve Ruh-ı Muhammedî derler. Bütün evrenin
hakikatini, aslını, esasını kendinde toplaması, bir tümel ruh olması bakımından insan-ı
kâmil de denilmiştir. İşte Yunus, asıl anlamı kişi demek olan “er” kelimesini, tasavvuf
anlayışındaki bu ruh, Hz. Muhammed’in ruhu anlamında kullanmıştır. Öyküde, “er”in
kuş şeklinde düşünülmesi de onun bu ruha sembol olmasındandır. Türk halk inanışında,
birçok manzume ve deyişte ruh kuşa benzetilmiştir.
Bu Hakikat-ı Muhammediyye inanışı, mutasavvıf olan olmayan hemen bütün
şairlerce benimsenmiş, Hz. Peygamber için söylenen manzumelerde işlenmiştir. Zâtî’nin:
Nikâbın açtı tâ ol meh cemâli âfitâbından
Serâser on sekiz bin âlemi pür kıldı tâbından Zâtî-Gazel
Beyti, “Hz. Muhammed’in doğumu ile evrenin aydınlandığı” şeklinde
düşünülebilirse de, asıl kastedilen, Nur-ı Muhammedî ile on sekiz bin alemin zuhur
bulduğunun ifadesidir.
Yunus’un manzumesinde göl ve su da rahmet, nur ve ruh ile ilgili biçimde sembol
olarak kullanılmıştır. Yağmura rahmet denilmesinin sebebi canlandırmaya, çoğalmaya,
doğurmaya ve yeniden yaratmaya araç olmasındandır; ilgili ayetlerde de bu yönüyle ifade
edilir. Birkaç ayette de insanın bir damla sudan yaratıldığı söylenilir. Rahmet (nur)
gölünden çıkan kuş, yani Nur-ı Muhammedî olan er silkinmiş ve etrafa su damlaları, yani
nur saçılmıştır. Bu damlaların her biri bir peygamberin ruhu olmuştur.
Yunus, bu hikâyeyi ululardan dinlediğini söylüyor. Demek ki eski bir öykü, eski
bir inanış. Kaynağının, İslamlığın Türkler arasında yayılmasından önce doğmuş ve
şekillenmiş olan destanlar olduğuna işaret ediyor. İşaretten ziyade, bu öykülerde olaylar,
kişiler ve motiflerin aynı olduğu zaten görülüyor. Öyle anlaşılıyor ki Yunus’un dinlediği
ulular, mutasavvıf şeyhler, mürşitler tasavvufî düşüncelerini, bir takım felsefi söylemler
yerine, Türk destanlarında gördükleri bu olay ve motifleri kullanarak, Türk halkının alışık
olduğu anlam ve ifade yollarıyla, öyküleştirip anlatmayı tercih etmişlerdir.
--------------------------
HAKÎKAT-i MUHAMMEDİYYE
حقيقت محمّديّه
Hakîkat-i Muhammediyye fikrine ilk olarak Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’de (ö. 283/896) rastlanır. Tüsterî, Allah’ın ilk defa Hz. Muhammed’i kendi nurundan yarattığını ileri sürmüş (Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, s. 15, 62), ancak hakîkat-i Muhammediyye kavramından açıkça söz etmemiş ve bunun bir yaratma sebebi olduğunu söylememişti. Tüsterî’nin daha çok “adl” ve “el-hak mahlûkun bih” (yaratma aracı olan hak) adını verdiği bu kavram üzerinde daha sonra Hallâc-ı Mansûr Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn’in “Ṭâsînü’s-sirâc” bölümünde durmuştur. Aynülkudât el-Hemedânî Temhîdât’ta, Rûzbihân-ı Baklî Şerḥ-i Şaṭḥiyyât’ta çok güzel ifadelerle tasvir ettikleri kavramı Muhammed Kemâl İbrâhim, İbrâhim b. Edhem’e ve Süfyân es-Sevrî’ye kadar götürmüştür (Mine’t-türâs̱i’ṣ-ṣûfî, s. 313-314). Hakîkat-i Muhammediyye görüşü en güzel biçimde Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Abdülkerîm el-Cîlî tarafından açıklanmış, Fuṣûṣü’l-ḥikem’e şerh yazanlar da bu konu üzerinde önemle durmuşlardır.
“Vücûd-ı mutlak”ın taayyün ettiği ilk mertebeye (taayyün-i evvel) hakîkat-i Muhammediyye adı verilir. Hakîkat-i Muhammediyye, vücûd-ı mutlakın ahadiyyetini vâhidiyyete dönüştürmek suretiyle taayyüne başlamasıdır. Vücûd-ı mutlak açısından bakıldığında bu mertebe var oluşun başlangıcıdır. Mevcûdat açısından bakıldığında ise gerçek yaratma (halk) fiili, vücûd-ı mutlakın hakîkat-i Muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra olmuş ve her şey ondan yaratılmıştır. Bu durumda hakîkat-i Muhammediyye zât-ı mutlakın lâ taayyün mertebesinden, yani kendi zâtındaki istiğrak halinden kendindeki özellikleri bilme mertebesine tenezzülünü ifade eder. Vücûd-ı mutlakın kendisindeki isim ve sıfatları mücmelen bildiği bu mertebede isim ve sıfatlar zâtının aynı olduğundan bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibarettir. Hakîkat-i Muhammediyye mertebesinin üzerinde lâ taayyün (ahadiyyet) mertebesinden başka hiçbir şey yoktur. Lâ taayyünün taayyün suretiyle zuhur ettiği ilk tenezzül mertebesi olan bu mertebe lâ taayyünün zâhiri, lâ taayyün ise hakîkat-i Muhammediyye’nin bâtınıdır. Dolayısıyla lâ taayyün ve hakîkat-i Muhammediyye aynı hakikatin ön ve arka yüzleri olmaktadır. Ehl-i keşf, hakîkat-i Muhammediyye mertebesini ifade edebilmek için ulûhiyyet, lâhût, vâhidiyyet, vahdet-i sırf, vahdet-i hakîkî, âlem-i vahdet, el-hak mahlûkun bih, ahadiyyetü’l-cem‘, levh-i mahfûz, ümmü’l-kitâb, levh-i kazâ, asl-ı âlem, adl, berzah, velâyet-i mutlaka, felek-i sâbitât, tecellî-i evvel, mahlûk-ı evvel, zıllullah, ikāb, vücûd-ı evvel, madde-i evvel, akl-ı kül, nûr-ı Muhammedî, hakîkat-ı âdem, insân-ı ezelî, mertebe-i insân-ı kâmil, halife, ebü’l-ervâh, rûhu’l-kuds, rûh-ı a‘zam, arşullah, kalem, kitap, akl-ı evvel, kābe kavseyn, medînetü’l-fâzıla gibi terimler kullanmışlardır (Kılıç, s. 226-227). İbnü’l-Arabî, bütün bu terimlerin aynı hakikati çeşitli yönleriyle ifade ettiğini söyler.
Hz. Peygamber’in altmış üç senelik zamanla sınırlı cismanî hayatından ayrı bir varlığı daha mevcuttur. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakîkat-i Muhammediyye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir. Tasavvufta sık sık kullanılan ve kutsî hadis olarak da rivayet edilen, “Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” (levlâke...) (Aclûnî, II, 164; Hâkim, el-Müstedrek, II, 615) ifadesiyle bu husus anlatılır. İlk ilâhî tecelli olması sebebiyle “taayyün-i evvel”, sevgi tarzında tecelli olması dolayısıyla “taayyün-i hubbî” adı da verilen nûr-ı Muhammedî zuhur ettikten sonra her şey ondan ve onun için yaratılmıştır. Resûl-i Ekrem’in ruhu ve nuru bütün insanlardan, peygamberlerden, hatta meleklerden önce var olduğundan Peygamber insanlığın mânevî babasıdır. Hz. Âdem insanların maddeten babası (ebü’l-beşer), Hz. Peygamber ruhların babasıdır (ebü’l-ervâh). “Allah ilk defa benim nurumu yarattı”; “Âdem toprakla su arasında iken ben peygamber idim” (Tirmizî, “Menâḳıb”, 1; Müsned, IV, 66; V, 379; Aclûnî, I, 265; Abdülkerîm el-Cîlî, II, 37) meâlindeki hadislerle bu hususa işaret edilmiştir. Hz. Âdem’de tecelli edip daha sonra öbür peygamberlere intikal eden, Hz. Muhammed beden olarak dünyaya gelince ona intikal edip onda karar kılan nur ölümünden sonra da devam etmekte ve kâinat varlığını sürdürebilmektedir. Bu nur ölümsüz ve ebedî olduğundan mutasavvıflar Hz. Peygamber için “öldü” ifadesini kullanmazlar.
İbnü’l-Arabî, hakîkat-i Muhammediyye’yi vücûd-ı mutlakın yaratılış sahasındaki ilk ve en mükemmel mazharı (meclâ) olarak görür. Onun her isminin bir mazharı vardır. En kapsamlı isim olan ve bundan dolayı ism-i a‘zam denilen Allah isminin mazharı hakîkat-i Muhammediyye’dir. Vücûd-ı mutlak en yüksek seviyede ve bu mazharda tecelli ettiğinden ona “insân-ı kâmil” de denir. İbnü’l-Arabî’ye göre hakîkat-i Muhammediyye nur olması bakımından âlemi yaratma ilkesi ve onun aslıdır. Varlık şeklinde zâhir olan ilâhî tecellinin ilk mertebesidir. O, “hebâ” adı da verilen hakîkatü’l-hakîkatten vücuda gelmiştir. Hak ve halkın bütün mâkul (aklî) mahiyetlerini özünde toplamış olan hakîkatü’l-hakāik hakîkat-i Muhammediyye’nin maddesi, hakîkat-i Muhammediyye de onun sûretidir. Hakîkatü’l-hakāik var veya yok, ezelî ve hâdis şeklinde nitelenmediği halde hakîkat-i Muhammediyye var ve ezelî diye nitelendirilir. Diğer taraftan İbnü’l-Arabî, insanla ilgisini dikkate alarak hakîkat-i Muhammediyye’ye insân-ı kâmil adını verir. Çünkü insân-ı kâmil varlığın bütün hakikatlerini kendinde toplar ve bu özelliğiyle Allah isminin mazharıdır. Bilgi ve ilham bakımından ele alınınca hakîkat-i Muhammediyye bütün peygamberlerin ve velîlerin ledünnî ve bâtınî bilgileri aldıkları kaynaktır. Aynı zamanda bu hakikat Hak’tan gelen feyzin halka ulaşmasında aracı olur (Fuṣûṣ, s. 19, 63; el-Fütûḥât, I, 118). Abdülkerîm el-Cîlî, Allah’ın en mükemmel şekilde yarattığı Hz. Muhammed’i cemâl ve celâl sıfatlarına mazhar kıldığını, cennetle cehennemin onun iki veçhesi olduğunu söyler (el-İnsânü’l-kâmil, II, 29-48). Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakîkat-i Muhammediyye’yi anlattıktan sonra Hz. Peygamber’in Cebrâil karşısındaki büyüklüğünü ifade etmek için, “Ahmed eğer o ulu kanadını açsaydı Cebrâil ebede kadar dehşet içinde kalırdı” der (Mes̱nevî, IV, 817). “Sen olmasaydın ben kâinatı yaratmazdım”; “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bunun için âlemi yarattım” gibi tasavvuf edebiyatının temelini oluşturan cümleler hakîkat-i Muhammediyye’nin özlü ifadeleridir. Hakîkat-i Muhammediyye fikri, yaratılışı sevgi ve aşk unsuruna bağladığı için tasavvuf edebiyatının gelişmesine önemli katkılar sağlamış ve birçok şaire ilham kaynağı olmuştur (bk. Eraydın, s. 131-143).
Zâhir ulemâsı, özellikle hadis âlimleri ve Hanbelîler, Hz. Peygamber’in bu şekilde anlaşılmasının onu ilâhlaştırmak anlamına geleceğini söyleyerek bu inancı küfür ve şirk saymışlar, daha önceki ümmetlerin de peygamberleri konusundaki aşırılıkları sebebiyle sapıklığa düştüklerini iddia etmişlerdir. Hakîkat-i Muhammediyye fikrinin Yeni Eflâtunculuk’taki “logos” veya İskenderiyeli Aziz Clemens’in (ö. 215) peygamberlik konusundaki görüşleriyle ilgili olduğu, bunun önce Şiî muhitine, oradan da tasavvufa geçtiği ileri sürülmüştür.
-----------------
Peygamberimizin nurunun Allah’ın nurundan yaratılması ne demektir?
Soru Detayı
- Aclûnî, Cabir (r.a)'dan şöyle bir hadis nakletmektedir: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah'ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver." dedim. Resuûlullah (s.a.s) şöyle dedi:
- Ey Cabir! Allah Teâlâ, eşyayı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebînin nûrunu yarattı" Bu nûr, Allah'ın dilediği şekilde onun kudretiyle deveran ediyordu. Bu vakitte, Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Mülk, Sema, Yer, Güneş, Ay, Cin ve İnsan ortalarda yoktu. Ne zaman ki Allah, mahlukâtı yaratmayı diledi; bu nûru dört parçaya böldü. Birinci bölümden kalemi, ikincisinden levh'i, üçüncüsünden de Arş'ı yarattı. Sonra da dördüncü bölümü tekrar dört parçaya ayırdı. ..
- Bu hadis ve diğer bazı hadisler çerçevesinde hadiste geçen nûr'un ne anlama geldiği açıklanmaya çalışılarak, yanlış bir anlamanın önüne geçilmek istenmiştir:
"Allah Teâlâ için muhal olduğundan dolayı O'nun nûrundan kastedilen, kelimenin zahirine göre, O'nun zatıyla kaim olan bir nûr değildir. Çünkü nûr ancak cisimlerle birlikte var olabilir. Burada kastedilen, Muhammed'i, nûrundan önce yaratılmış bir nûrdan var ettiğidir. Buna ek olarak şu ihtimal de eklenebilir. Muhammed'i yarattığı nûr, O'nun zatıdır. Ancak bu, Muhammed'in yaratıldığı nûrun madde olduğu anlamında değildir. Aksine Allah Teâlâ'nın, hiç bir şeyi aracı kılmadan, nûru yaratması hakkındaki iradesine ilişkin bir manası vardır (Aclûnî, 312).
- Bu açıklama, işrakîlerin, maddî nûr anlayışı ile ilahî gerçekliği ortaya koymaları felsefesinin çarpıklığını da göstermektedir. Allah Teâlâ'nın her türlü yakıştırmaların ötesinde olduğu, Kur'anî ve mutlak bir gerçektir. Ve onun zatının gerçekliği, insan aklının kavrayabileceği sınırların çok ötesindedir. Muhammed'i yarattığı nûr, O'nun zatıdır. Ancak maddi nur değildir derken ne demek istiyor.. Yine Allah’ın nurundan oldu ama maddi olmayan nurdan mı oldu diyor. Ya da bu anlatımın yanlış olduğunu mu anlatmak istemiş açıklayın lütfen?..
Cevap
Değerli kardeşimiz,
Bu konuyu birkaç madde halinde açıklamakta fayda vardır:
a) Allah’ın bir ism-i celili de Nur'dur. Ancak Nur isminin maddi ışık gibi, nurlarla hiç bir ilişkisinin olmadığını biliyoruz. Çünkü: “Allah’ın hiçbir varlığa benzemesi söz konusu olmadığına" göre, elbette Onun “Nur” isminin mahiyetini de bilmek mümkün değildir. Zira, bilinmeyenler bilinenlere kıyasla bilinebilir. Bilinmeyen bir varlığın mahiyetini benzerlik yoluyla kıyaslama imkanı olmadığına göre elbette bunu bilemeyiz.
“Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla görendir.” (Şura, 42/11)
mealindeki ayette açıkça bize “Allah’ın isim ve sıfatlarını -isim benzerliğinden hareketle- bir benzerlik kurmanın yanlış olduğu gerçeği” ders verilmiştir.
Evet, Allah da işitir, insanlar da işitir, fakat bu işitme şekli asla birbirine benzemez. Allah da Nurdur, güneş te nurdur fakat bu iki nurun mahiyeti çok farklıdır, birbirine asla benzemez.
Evet, “Allah’ın esma-i hüsnasından Nur isminin bir kesif âyinesi hükmünde olan güneş” (bk. Sözler, s. 166) ile Nur isminin mahiyeti elbette çok farklıdır.
“Elbette güneşin nur ve harareti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, 'Nur-un Nur, Münevvir-un Nur, Mukaddir-un Nur' olan Zât-ı Zülcelal, her şeye, ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hazır ve nâzırdır.” (bk. Sözler, s. 166)
b) Denilebilir ki, bu hadis rivayetinde meal olarak yer alan “Allah Teâlâ, eşyayı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebînin nûrunu yarattı” ifadesi bir mecazdır, bir teşrif izafesidir. Yani Allah Hz. Peygamberi “kendi zat-ı akdesinin nurundan” değil, özel olarak yarattığı bir nurdan yaratmıştır. Burada “kendi nurundan” ifadesi, o ilk yaratılan nura ve Hz. Peygambere şeref kazandırmaya yöneliktir.
Nitekim, muhakkik alimlere göre, “(Allah) Sonra ona (insana) en uygun şeklini verdi, ona ruhundan üfledi.” (Secde, 30/9) mealindeki ayette meal olarak yer alan “ruhundan üfledi” mealindeki ifadenin manası “yarattığı ruhundan” demektir. “Min Ruhihi” (Ruhundan) ifadesinin kullanılması insan için yaratılan ruhun Allah katındaki önemine vurgu yapmaya ve ona şeref kazandırmaya yöneliktir. (bk. Razî, Beydavî, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)
c) Hz. Peygamber (asm)'in nurdan yaratılmış olması, onun mahiyetinin isim ve sıfatların azami derecedeki nurani tecellilerine mazhar olması anlamına da gelebilir. Aslında Allah’ın bütün isim ve sıfatları mahiyeti meçhul birer nurdur. Bu açıdan bakıldığı zaman yarattığı her şey nuranidir, bu nurlu isimlerin cilveleridir.
Ancak, Hz. Muhammed (asm)’in nuraniyetine özel vurgu yapılması onun nezd-i uluhiyetteki kadr-u kıymetine işarettir. Çünkü, yaratıklar arasında hiç bir varlık Hz. Muhammed kadar bu ilahi nura mazhar olmuş değildir.
“İşte şu sırdandır ki; mahiyeti nur ve hüviyeti nuraniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salavatlarını birden işitir. Ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür. Birbirisine mani olmaz. Hattâ evliyadan, ziyade nuraniyet kesbeden ve ebdal denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş.” (bk. Sözler, s. 194-195)
DIPNOTLAR 1
__________________
[1] Mir'at-ı Kainat, Cild 1, s. 20; Mevahibi Ledünniyye, Cild 1, s. 27; Siyer-i Nebi, Cild 1, s. 31; Envarü'l-Aşıkin, s. 240; Delail-i Hayrat Şerhi «Kara Davud», s. 117; İrşad, Cild 1, s. 49.
[2] Sûre-i Bakara, Ayet 33.
[3] Sûre-i Kehf, Ayet 25.
[4] Envarü'l-Aşıkin, s. 196.
[5] Kütüb-i Sitte, Cild 14, Hadis No: 4974; Ebu Davûd, Diyat 6, (4509).
[6] Şevahidü'n-Nübüvve, s. 127-128.
[7] Kütüb-i Sitte, Cild 6, Hadis No: 16 (1699), s. 393; Tirmizi, Hadis No: 3290.
DIPNOTLAR 2:
_________________
(1) bk. Aclunî, Keşfu'l-Hafa, 1/265-266.
(2) bk. Mesnevî-i Nuriye, Habbe.
DIPNOTLAR 3:
__________________
Alıcı, Hüseyin Temel, Hadis Fihristi, Kitab ve Sünneti, İhya Yay. Ankara, 2002.
Demirci, Mehmet, “Hakikat-ı Muhammediyye”, İA, C. 15, TDV. Yay. İstanbul, 1997.
Eraydın, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, Marmara Üniv. İlah. Fak.Vakfı Yay. İstanbul,
2001.
Massignon, Louis, “Nur-ı Muhammedî”, İA, C. 9, MEB. Yay. İstanbul, 1964.
Örneklerle Türkçe Sözlük, MEB. Yay. Ankara, 2002.
Öztürk, Yaşar Nuri, Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar, İstanbul, 1988.
Sakaoğlu, Saim-Duymaz, Ali, İslamiyet Öncesi Türk Destanları, Ötüken Yay. İstanbul,
2002.
Schimmel, Annemarie, İslamın Mistik Boyutları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2001.
Tatçı, Mustafa, Yûnus Emre Dîvânı İnceleme, Kültür Bak. Yay. Ankara, 1990.
Yeni Tarama Sözlüğü, (Düzenleyen Cem Dilçin), TDK. Yay. Ankara, 1983.
Yıldırım, Ahmet, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, TDV Yay.
Ankara, 2000.
Yunus Emre, Divan, (Hazırlayan Dr. Mustafa Tatçı), Kültür Bakanlığı, Ankara, 1990.
72
1
Mustafa Tatçı tarafından hazırlanan Yunus Emre Divanı esas alınmıştır.
2
Konu ile ilgili ayetler: (Bakara 2/22 ve 164, En’am 6/99, Araf 7/57, İbrahim 14/32, Nahl 16/10-11 ve 65,
Kehf 18/45, Taha 20/53, Enbiya 21/30, Hac 22/5 ve 63, Furkan 25/49, Nemi 27/60, Ankebut 29/63, Rum
30/24, Lokman 31/10, Secde 32/27, Zümer 39/21, Fussilet 41/39, Zühruf 43/11, Kaf 50/11).
3
Konu ile ilgili ayetler: (Secde 32/8 Mürselat 77/20 Tarik 86/5-8).
DIPNOTLAR 4:
_________________
et-Taʿrîfât, “el-Ḥaḳīḳatü’l-Muḥammediyye” md.
Sehl et-Tüsterî, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, Kahire 1908, s. 15, 62.
Hallâc-ı Mansûr, Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn (nşr. L. Massignon), Paris 1913, s. 191-194.
Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, IV, 257-264.
Aynülkudât el-Hemedânî, Temhîdât (nşr. Afîf Useyrân), Tahran 1962, s. 180, 248, 348.
İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, I, 118, 186; II, 87; III, 444.
a.mlf., Fuṣûṣ (Afîfî), s. 19, 37, 63, 363.
a.mlf., Anḳāʾü muġrib (Resâʾilü İbn ʿArabî içinde), Kahire, ts. (el-Bâbî el-Halebî), s. 40-43.
Mevlânâ, Mes̱nevî, Tahran 1370, IV, 817.
Saîdüddin el-Fergānî, Meşâriḳu’d-derârî, Tahran 1398/1978, s. 489, 545, 607.
Azîz Nesefî, Kitâbü’l-İnsâni’l-kâmil (nşr. M. Molé), Tahran 1983, s. 398.
Haydar el-Âmülî, Câmiʿu’l-esrâr (trc. Cevâd Tabâtabâî), Tahran 1368 hş., s. 384.
Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-kâmil, Kahire 1326, II, 29-48.
Tâceddîn-i Hârizmî, Şerḥu Fuṣûṣi’l-ḥikem (nşr. Necîb Mâyil-i Herevî), Tahran 1364, s. 716.
İsmâil Hakkı Bursevî, el-Es’ile ve’l-ecvibe, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1521/2, vr. 45.
İbrâhim Hakkı Erzurûmî, Mârifetnâme, İstanbul 1310, s. 303.
Ahmed b. İsmâil el-Berzencî, Risâletü’t-taḥḳīḳāti’l-Aḥmediyye fî ḥimâyeti’l-ḥaḳīḳati’l-Muḥammediyye, Kahire 1326.
İsmail Fenni [Ertuğrul], Vahdet-i Vücûd ve Muhyiddin-i Arabî, İstanbul 1929, s. 16.
Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, I, 77, 78.
Ebü’l-Alâ Afîfî, et-Taṣavvuf: es̱-S̱evretü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1963, s. 10, 309.
a.mlf., “Naẓariyyâtü’l-İslâmiyyîn fi’l-kelime”, Mecelletü Külliyyeti’l-âdâb. Câmiʿatü Fuʾâdi’l-evvel, Kahire 1943, s. 33-75.
R. A. Nicholson, Fi’t-Taṣavvufi’l-İslâmî ve târîḫih (trc. Ebü’l-Alâ Afîfî), Kahire 1969, s. 127.
M. Mustafa Hilmî, el-Ḥayâtü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1971, s. 116-121.
M. Kemâl İbrâhim, Mine’t-türâs̱i’ṣ-ṣûfî, Kahire 1974, s. 313-314.
el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s. 347.
Şeybî, eṣ-Ṣıla, I, 478-485.
Ahmet Avni Konuk, Fusûsu’l-hikem Tercüme ve Şerhi (haz. Mustafa Tahralı – Selçuk Eraydın), İstanbul 1987, I, 11-13.
Seyyid Sâdık-ı Gûherîn, Şerḥ-i Iṣṭılâḥât-ı Taṣavvuf, Tahran 1368, IV, 257-264.
Seyyid Celâleddin Âştiyânî, Şerḥ-i Muḳaddime-i Ḳayserî ber Fuṣûṣü’l-ḥikem, Tahran 1370 hş./1991, s. 219, 222, 685, 794.
Mahmut Erol Kılıç, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’de Varlık ve Mertebeleri (doktora tezi, 1996), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 226-236.
U. Rubin, “Pre-Existence and Light: Aspects of The Concept of Nūr Muḥammad”, IOS, V (1975), s. 62-119.
a.mlf., “Nūr Muḥammadī”, EI2 (İng.), VIII, 125.
Mehmet Demirci, “Nûr-ı Muhammedî”, DÜİFD, I (1983), s. 239-258.
Selçuk Eraydın, “Hakîkat-ı Muhammediyye ve İlgili Beyitler”, Diyanet Dergisi, XXV/4, Ankara 1989, s. 131-143.
A. Schimmel, “Nūr Muḥammad”, ER, XI, 23-26.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1997 yılında İstanbul’da basılan 15. cildinde, 179-180 numaralı sayfalarda yer almıştır.
Büyük Derleme
Aclûnî, Cabir (r.a)'dan şöyle bir hadis nakletmektedir: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah'ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver." dedim. Resuûlullah (s.a.s) şöyle dedi:
Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem ilk yaratılışı mevcudattan hiç bir şeyin olmadığı zaman Allah'u Teala kendi nurundan Resul-i Ekrem Efendimizin nurunu yarattı. Buna dair Hadis-i Şerifler vardır.
Sahabeler sordular:
يَا رَسُولَ اللّٰهِ اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ قَبْلَ الْاَشْيَاءِ
“Ya Rasulallah! Allah'u Teala her şeyden evvel neyi halk etti?” Dedi ki:
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: خَلَقَ اللّٰهُ نُورِ نَبِيِّكُمْ
“Sizin Peygamberinizin nurunu halk etti.” Buna dair Ayet-i Kerime:
(Sure-i Nur, Ayet 35)
قَالَ اللّٰهُ تَعَالٰى: اَللّٰهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكَاةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ
“Allah yerlerin ve göklerin nurudur.” “Meselü nurihi” dediği Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahu aleyhi ve sellem'nın nurudur.” Orada, Şeyh Muhammed Bahaeddin kitabında çok tafsilatı ile söyler.
[Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'e sordular:
- Ya Resulullah! “Evvele ma halakallah” En evvel Allah neyi yarattı. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
- En evvel, Allah sizin Nebinizin nurunu yarattı.[1]
“Halagallahü min nuri Nebiyyüküm” dediği budur. O zamanda yaratılan mevcudatta Allah'tan başka bir şey yoktu. Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor:
- Benden bir sevgi zuhur etti. İstedim ki bilineyim. O sevgiden kendi nurundan Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in nurunu yarattı. O nuru dörde böldü, üç parçasından ay, güneş, yıldızlar, bu dünya, 18 bin alem, melaikeler, cennet, cehennem, arş, kürs, levh, kalem hasılı yaratılan herşeyi ondan yarattı. Bir parçasından da Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in ruhunu yarattı. O ruha; “beni zikret” diye emretti. Bu dünyadan yüzbinlerce büyük olan o ruh, Allah'u Teala'nın Esmalarıyla Allah'u Teala'yı zikretmeye başladı. İşte Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem yaratıldığında Safiyye ilmi verildi. İlmin en yükseği Safiyye ilmidir.
Adem Aleyhisselam yaratıldıktan sonra bu vücutla yaratıldı. Ondan sonra Safiyye ilmi verilip, “Ya Adem! Benim Esmalarımı say”[2] diye Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de emretti. Adem Aleyhisselam Safiyye ilmiyle saymaya başladı. Halbuki hiç bir hocaya gidip ders almamış, okumamıştı. Bir insan diğer bir insana bildiğinden fazla bir şey öğretemez. Allah’u Teala öğretirse hiç bir kulun bilmediğini de öğretir. Safiye ilmini de bizzat öğretir. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem her peygamber ne konuda diğerlerinden üstünse Peygamberimiz de o mevzuda ondan daha da üstündür.
Adem Aleyhisselam'ın Safiyyullahlığına hiç bir peygamber yetişemez. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem Safiyyede Adem Aleyhisselam'den yüzbinlerce sene evvel ruhuna o ilim ilk defa verildi. Adem Aleyhisselam yaratılınca ondan sonra o ilim Adem Aleyhisselam'e de verildi. Musa Aleyhisselam Hızır Aleyhisselam'dan ledün ilmini öğrenmek için kendisiyle arkadaş olup bir çok zaman kendine hocalık yaptı. Halbuki Musa Aleyhisselam'nın derecesi çok yüksektir. Musa Aleyhisselam kelimullahlıkta ileri idi. O Allah’u Teala ile konuştu, göremedi. Ama Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem Allah'u Teala'yı mi'raçta hem gördü, hem de ahiret saatiyle Allah’u Teala'nın dakikayı sene gibi uzatması ile konuştu. Musa Aleyhisselam ömür boyu binbir soru, binbir cevap konuştu. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem mi'raçta beş dakikada doksanbin soru, doksan bin cevap konuştu. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem kelimullahlıkta da Musa Aleyhisselam'dan çok fazla idi. Ashab-ı Kehf'in başından yarım gün 309 sene gibi geçti. [3] Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in başından mi'raçta beş dakika yüz sene gibi geçti. Bunda da hepsinden yüksektir. Yunus Aleyhisselam balık karnında 6 ay yaşadı.[4] Balığın midesi Yunus Aleyhisselam'ı eritmedi. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'e yedirilen zehirin[5] bir lokması onbeş sene midesinde durdu, erimedi. Vefat edeceği zaman eridi, zehirlendi.[6] Küffar elinden şehid düştü. Bunda da Yunus Aleyhisselam'dan çok yüksektir.
Cebrailim selam söyle dostuma,
Benim Muhammedim Nurdan Ahmedim,
Gelsin seyran etsin arşım üstüne,
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.
Ben Onundur, O Benim ey Cebrail,
Aramızda nesne yoktur öyle bil,
Onun hürmetine durur cümle kul,
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.
Onculayın hiç bir kul yaratmadım,
Onun bir sözünü iki yapmadım,
Ümmetini cehennem de yakmadım,
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.
Ahmedimdir Enbiyaların başı,
Göklerimin nuru arşım nakkaşi,
Yerde gökte iki cihan güneşi,
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.
Donattım arşımı gelsin göreyim,
Kulların halinden haber sorayım,
O gelsin ben ona cevap vereyim,
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.
Kendi nurumdan yarattım ben onu,
Aşık oldum ona hem dünü günü,
Neylerem ben onsuz iki cihanı,
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.
Yunus eder severiz Muhammedi,
Ruhu için verelim salavatı,
Kerim Allah ona mahbubum dedi,
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.
Yunus neder iki cihanı sensiz,
Sen hak Peygambersin şeksiz gümansız,
Sana uymayanlar gider imansız,
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.
Yunus EMRE.
Ya Resulullah cemalin Sübhanellezi esra imiş,
Saçın velleyli iza yağşa, Gözün ven-necmi ayetel kübra imiş.
Veş-şemsi zatın Ved-duha sıfatındır senin
Nurun ala nurda hüviyyetin, bu alemden kübra imiş.
Senin hakkında indi Sure-i Ayet'el-Kevser
Deryayı feyzinde senin kevser bir katra imiş.
Mana da senin kadrini bilen bildi kendi kendini
Başın arş-ı alada senin ayakların tahtes-sera imiş.
Hilkat-ı ervahta sensin Evliyalar, Enbiyalar atası,
Hilkat-ı ecsamda Adem ata bu cümleden kübra imiş.
Mucizatın alemde ceryan etmektedir hala gün gibi
Kur'an'ül Kerimül, azimül burhan bu cümleden kübra imiş.
Kıl şefaat sen bugün Enbiyalar, Evliyalar serveri eyle medet
Bu güruhi aşıklarına senin, bu Bilal'ın Nadiruyyul Kadiri Cümleden sonra imiş.
Hacı Muhammed Bilal-i NADİR
Yüzün nuru hüdadır ya Muhammed,
Sana canım fedadır ya Muhammed,
Bir ismin Ahmed-i Mahmudu Mürsel,
Bir adın Mustafadır ya Muhammed.
Lebin zemzem cemalin Kabetullah,
Makamın hem uladır ya Muhammed,
Biz günahkar ümmetine kıl şefaat ya Resul,
İşimiz, gücümüz hep hatadır ya Muhammed.
Nesim-i ŞİRAZİ HZ.]
Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in 200 kadar ismi var.
حَق۪يقَةُ الْحَقَائِقِ
İsminin birisi Hakikat'ül-Hakayıktır. Hakikatların hakikatı demektir.Bir ismi de Ebel Ervahtır; Ruhlar babası demektir.
اَبَا الْاَرْوَاحِ
Resul-i Ekrem Efendimizin nuru cümle eşyanın hilkatıdır (elbisesidir). Bütün maneviyatın zuhuru Allah'u Teala'nın nurundandır. Bütün eşyanın zuhuratı Peygamberimizin nurundandır. Bütün insanların ruhu Peygamberimizin ruhundan yaratılmıştır.
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: لَمَّا خَلَقَ اللّٰهُ اٰدَم وَنَفَخَ ف۪يهِ الرُّوحَ عَطَسَ فَقَالَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ (ت ك حب)
“Allah'u Teala Adem Aleyhisselam'ın ruhuna kendi ruhundan üfleyip ruh verip bu dünyaya göndermiştir.”[7] Adem Aleyhisselam'ın ruhunun babası da Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'dir.
Buna inanmayanın dini, nikahı gider. Çünkü ayet ve hadislerle sabittir. İnkar edenler Vahhabi mezheblidir. Asla onların sözlerine inanmayınız, İçimizde hoca görünüp inkar edenler var, inanmayınız vesselam!...
------------------
Alemler, Hz. Muhammed (asm)'in nurundan mı yaratıldı?
"Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne Güneş, ne Ay, ne cin ve ne de insan vardı."(1)
Üstad Hazretleri bu noktaya şöyle işaret ediyor:
"Eğer o âlem-i kebir bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur."
"Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur."
"Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur."
"Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî onun andelîbi olur."(2)
Nasıl ağaç, bir çekirdekten çıkıp en sonunda yine meyvede tekrar çekirdek şeklinde toplanıyorsa, kainat ağacının ilk çekirdeği de Hazreti Peygamber Efendimizin (asm) nuru olduğu gibi, bu ağacın en mükemmel ve en son meyvesi yine onun ibadet ve kulluğudur.
Evet, yukarıdaki hadisde de ifade edildiği gibi, ilk yaratılan madde Peygamber Efendimizin (asm) nurudur ve bütün kevniyat ise bu nurdan icat edilmiştir. Bu noktadan Peygamber Efendimizin (asm) nuru kainat ağacına bir çekirdeklik vazifesini görmüş. Aynı kainat ağacının en mükemmel meyve ve neticesi yine Peygamber Efendimizin (asm) ubudiyet ve kulluğu olmuştur.
Özetle, Allah’ın ilk yarattığı şey yani yokluğun bağrına atılan ilk varlık tohumu, Hz. Peygamber (asm)’in nurudur. Çünkü varlığın çekirdeği, özü ve hülâsası O’dur. İnsanlığın iftihar tablosunun varlığı, varlık için hem bir nihai yaratılış sebebi ve hem de bir finaldir. Varlık, onun vücuda gelmesi için yaratılmıştır.
----------------------
“Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” rivayeti sahih midir; şerhi ve tahrici nasıldır?
Soru Detayı
- Sahih bir hadis-i şerifte "Hiç bir şey yokken Allah vardı, arşını suyun üzerine yarattı." buyurmuş, diğer bir hadiste "Allah ilk olarak kalemi yarattı." demişken, "Allah'ın ilk olarak yarattığı benim ruhumdur." rivayetinin sıhhat ve manasını nasıl anlamamız gerekmektedir?
Cevap
Değerli kardeşimiz,
a) “Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” hadis rivayeti, birçok hadis kaynaklarında yer almıştır:
Hz. Cabir anlatıyor:
“Ey Allah’ın Resulü! Anam-babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz?” diye sordum. Şöyle buyurdu:
“Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ve ne de insan vardı." (bk. Aclunî, Keşfu'l-Hafa, 1/265-266)
- Cenâb-ı Hak, insanlığın babası Hz. Âdem'i yaratmıştı. Allah kendisine “Ebu Muhammed” künyesini ilham etmişti. Âdem bunun hikmetini sorunca da Allah: “Başını kaldır Arşa bak.” dedi. O da başını kaldırıp bakınca Arşın sütunlarında “Muhammed”in nurunu gördü. "Ya Rabbi, bu nur nedir?" diye sordu. Allah cevap olarak şöyle buyurdu: "Bu senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur ki, onun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed'dir. Eğer, o olmasaydı, seni yaratmazdım!" (Kastalanî, el-Mevahibü'l-Ledünniye, Kahire, ts.1/47)
- Benzer bir rivayeti nakleden Hâkim bunun sahih olduğunu belirtmiştir. (Hâkim, 2/672). Ancak Zehebi bu rivayetin mavzu olduğunu belirtmiştir. (Telhis-Hâkim ile birlikte- a.y)
b) “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir.” hadisi de sahih kabul edilmiştir. (bk. Tirmizi, tefsiru sureti 68; Hâkim, 2/492)
Hâkim’in sahih olarak yaptığı değerlendirmeye Zehebi de katılmıştır. (Telhis-Hâkim ile birlikte- a.y)
c) Allah’ın ilk yarattığı şey sudur.
“Hem O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan önce ise Arş’ı su üstünde idi.” (Hud, 11/7) mealindeki ayeti ile
“Allah vardı ve onunla birlikte başka hiçbir şey yoktu. Arşı da su üzerindeydi” (Buharî, Bedul-ahlak,1)
hadisinden anlaşıldığına göre, önce su yaratılmış, sonra da arş yaratılmıştır. Ahmed b. Hanbel, 4/11,12 ve Tirmîzî, Tefsiru Sureti Hud,12'de “Allah yer ve gökleri yaratmadan önce arşı su üzerindeydi.” şeklinde rivayet edilen hadiste bu husus açıkça belirtilmiştir. Tirmizi, bu hadis rivayetinin “HASEN” olduğunu belirtmiştir. (bk. a.g.y)
Pek iyi, bu hadisler arasını nasıl telif edebiliriz?
İslam alimleri bu hususu şöyle değerlendirmişler:
- İlk yaratılan varlığın Kalem, Arş veya Su olduğuna dair farklı görüşler beyan etmişlerdir. Ancak alimlerin büyük çoğunluğuna göre, ilk yaratılan varlık su, sonra arş, sonra da kalemdir. Çünkü,
“Hem O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan önce ise Arş’ı su üstünde idi.” (Hud, 11/7)
mealindeki ayetin ifadesi, Suyun Arş’tan önce yaratıldığını göstermektedir. (bk. İbn Hacer, 6/289)
- "Allah, göklerle yeri yaratmadan elli bin sene önce, mahlûkatın kaderini (kalemle) yazdı. Arşı da su üzerindeydi.” (Müslim, Kader, 2/16)
--------------------
Allah’u Teâlâ Peygamberimizin nurunu Ahzap suresinde şöyle anlatmıştır.
"Ey Peygamber! Seni (ümmetinden tasdik edip etmeyenler üzerine) bir şahid, (iman edenlere Cenneti) bir müjdeleyici, (kâfirlere Cehennemle) bir korkutucu gönderdik. Hem Allah’ın dinine ve Ona ibadete Onun izniyle bir davetçi, hem de nur saçan bir kandil olarak". (Ahzab-45-46)
Cehalet ve sapıklık karanlıklarında onunla aydınlanılır.
Hazreti Allah C.C. bu ayette Aleyhisselâm Efendimizi kandile benzetti. Nasıl ki bir kandilden bin kandil yakılır ve onun ziyası noksanlaşmazsa, Peygamberimizin nuru da bunun gibidir. Allah’ü Teâlâ her şeyi Onun nurundan yaratmıştır. Ama nurundan hiç bir şey eksilmemiştir.
Hadis-i Şerif: Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.
O nur gözlerin nurudur.
O nur her şeyden öncedir.
Haberde geldi ki:
Melik-i Cebbâr olan Mevlâmız hayırlıların efendisi Peygamberimizin nurunu yaratacağı zaman kendi aziz ruhundan bir parça aldı, ona hitap etmek ile şereflendirdi ve şöyle buyurdu:
-“Ey nur, kulum Muhammed ol!”
Nur bu sözü dinledi ve itaat etti, en güzel bir şekilde telbiye etti. (Lebbeyk). Onun nurundan bir direk oluştu ve tespih ile meşgul oldu. Bu hadise insan ve cin, zamanlar ve mekânlar yaratılmazdan önce idi.
Hazreti Ali Radıyallâhü Anh’dan:
Allah’ü Teâlâ mahlukatı yaratmazdan altı yüz yirmi dört bin sene evvel habibinin nurunu yarattı. Sonra on iki perde icat etti ve habibinin nuruna bu on iki perdenin hepsinde uzun müddet durmasını emretti. O nur her birinde Allah’ı tespih etti. Efendimizin nuru bu tabakalarda durma vazifesini tamamladığında Hazreti Allah kendisine on denizde seyir etmesi emrini verdi. Gaffâr olan Allah’ın izniyle bu denizlerde marifet cevherlerine dalıp bolca istifade etti. Her denizde Allah’ın dilediği kadar tespih ediyordu. Efendimizin nuru bütün bu mertebeleri elde ettikten sonra Cenabı Hak kendisine bu denizlerden yüz yirmi dört bin damla almasını emretti. O da aldı. Enbiyây-ı Mürselin’in nurları bu damlalardan oluştu. (6)
Efendim, sen bahâ nurunun denizisin,
Enbiyâ senin feyzinin sızıntılarıdır.
Sen her iyilik ve ihsanın temelisin,
Takvâ sahipleri senin vasıtanla meramına ulaştı.
Daha sonra Hazreti Allah Efendimizin nuruna bütün alemleri dolaşmasını ve oralarda kendi zikri ile meşgul olmasını emretti. Peygamberimizin nuru şöyle zikrediyordu:
Kendisine cehalet arız olmayan âlimi tesbih ederim.
Kendisine cimrilik arız olmayan cömerdi tesbih ederim.
Sonra Hak Teâlâ Habibi’nin nurundan parlak bir mücevher yarattı. Onu yardı ve iki parçaya ayırdı. Birine heybet, diğerine de şefkat nazarıyla baktı. Heybet nazarı ile baktığı parçadan akarsular, denizler ve nehirler yaratıldı. İşte bu (heybet nazarı ile bakılmış olması), bunlardaki istikrarlı olmayışın sırrıdır. Şefkat nazarı ile müşerref olan parçadan ise dört şey; Arş, Kürsî, Levh ve Kalem yaratıldı.
Kalemin yaratılmasından sonra Hazreti Allah kendisine heybet nazarı ile baktı ve o da ikiye ayrıldı. Cenab-ı Hak kaleme yazmasını emretti. Kalem:
-“Ne yazayım?” diye sordu. Allah’ü Teâlâ:
-“Şu kavlimi yaz,” buyurdu.
-“Benden başka ilâh yoktur. Mülkümde benim ortağım da yoktur. Muhammed benim kulum ve Rasülüm’dür.
Kalem bu hitap ile müşerref olunca Cenab-ı Hakk’ın tevhidinin lezzetine hayran kaldı ve şöyle dedi:
-“İlâhi, sen Allah’sın, senden başka ilâh yok. Tek sen varsın. Senin şerîkin de yok. Ancak, ismini zatının ismi ile beraber zikrettiğin Muhammed kimdir?” Allah C.C. şöyle buyurdu:
-“Ey Kalem, İzzetim ve Celâlim hakkı için, Muhammed olmasa idi Arş’ı, Sema’yı, Arz’ı, Cennet ve Cehennemi, gece ve gündüzü yaratmazdım. Mahlukatı da ancak Muhammed’e ikram olsun diye yarattım.”
Kalem, Muhammed Aleyhisselâm ile ilgili bu övgü dolu sözlerin tadından uzun süre şaşkınlık içinde kaldı. Sonra da:
-“Selâm senin üzerine olsun Ey Muhammed,” demesi kendisine ilhâm edildi ve o da öyle dedi. Allah’ü Teâlâ bu selâma Habib’i tarafından şöyle cevap verdi:
-“Selâm, rahmetim ve bereketim senin üzerine olsun ey Kalem.”
İşte bu esrar (lı sebep)tendir ki selâm vermek sünnet, almak ise vacib oldu.
Sonra Hazreti Allah Kaleme, kıyamete kadar meydana gelecek hâdiseleri Levh-i Mahfuz’a yazmasını emretti. (7)
Daha sonra Allah’ü Teâlâ Cenneti yarattı ve onu dört şey ile süsledi:
1-Ta’zim,
2-Halâvet (tat, zevk),
3-Sehâ (cömertlik),
4-Emânet (emin, korkusuz olmak). (8)
Sonra Ay’ı yarattı ve gecenin karanlıklarını onunla kaldırdı. Sonra Güneş’i yarattı ve gündüzü onunla aydınlattı. Gündüzü de maişet kazanmaya sebep kıldı.
Melekleri yarattı ve onlara Habibi’nin nuruna salavat ile emretti. Kullarının faydalanmaları için de Semavat, Arz ve yıldızları yarattı.
Allâhü Te’âlâ bir Hadİs-i Kudsİde Peygamberimiz (s.a.v.) için; “Sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım” buyurdu. Câbir b. Abdullah (r.a.) bir gün Nebî (s.a.v.)’e şöyle sordu: “Ey Allah’ın Resulü (s.a.v.)! Allah (c.c.) mahlûkâtı yaratmadan önce neyi yarattı?”
Nebî (sav.) “Her türlü noksanlıklardan münezzeh olan Yüce Allah, tüm mahlûkâtı yaratmadan önce, Peygamberinin (Hz. Muhammed (s.a.v.)’in) nurunu kendi nurundan yarattı. O nûr, Allah’ın dilediği kadar o hâli ile kaldı. O nûr, yaratıldığı zaman, mahluklardan hiçbir şey yoktu. Levh-i Mahfuz, kalem, cennet, cehennem, melekler, yerler ve semâlar, güneş, ay, insan ve cin… Kısacası hiçbir şey mevcûd değildi. Hz. Allah mahlûkâtı yaratmak istediği zaman, o nuru dört kısma ayırdı. Birinci bölümünden kalemi, ikinci bölümünden Levh-i Mahfûz’u, üçüncü bölümünden ise Arş-ı A’zam’ı yarattı.
Allah (c.c.) kalemi, yarattığı zaman, yüz boğum halinde yarattı. Öyle ki, bir boğumla diğer boğum arasında elli yıllık bir mesafe vardı. Ve Hz. Allah o kaleme yazmasını buyurduğu zaman, kalem: “Ne yazayım ya Rabb?” diye sordu. Yüce Allah da “La ilahe illallah Muhammedün Resûlullâh” yaz, diye buyurdular. Bunun üzerine kalem şöyle dedi: “Bu Muhammed ismi ne kadar güzel ve yüce bir isimdir ki, onu kendi isminizle birlikte andınız. Bu isim, hangi kudsî kişinin ismidir?”
Hz. Allah: “Ey kalem onu büyük bir edeble yaz. O isim, benim Habîbimin ismidir ki; Arş’ı, Lehv’i ve ey Kalem seni dahi onun nurundan yarattım. Eğer onu yaratmasaydım, şu anda hiçbir mahluku yaratmazdım” deyince, Allah (c.c.)’nun heybetinden kalem çatlayıp yarıldı” buyurmuşlardır.
Kalemin o sözü söyleyen kısmı kesildi. Herhalde bunun içindir ki, kalem yarılıp kesilmedikçe onunla hiç bir şey yazılama-makta. Buradan çıkarılan ve önde gelen bir ma’nâ da, Muhammed (s.a.v.) ümmetinin Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e karşı her türlü durumda son derece edebli olmaları gerektiğidir.
(Muhammed Kara Davud (rh.a.), Delâil-i Hayrat Şerhi, 119.s.)
----------------------------
hadis-i şerifinde de bu sıralamayı görmek mümkündür. (bk. İbn Hacere, a.g.y)
Bu hadis rivayetinde “Arşı da su üzerindeydi.” manasındaki ifadeden Suyun Arş’tan önce yaratıldığını anlamak mümkün olduğu gibi, “Allah, göklerle yeri yaratmadan elli bin sene önce, mahlûkatın kaderini (kalemle) yazdı.” ifadesinden de kalemin Arş ve sudan sonra yaratıldığını anlamak mümkündür. Çünkü kaderin yazılması, gök ve yerlerin yaratılmasından önceyle kıyaslanırken, Arşın su üzerinde olduğu gerçeği mutlak bir şekilde seslendirilmiştir.
- Bununla beraber, farklı hadis rivayetlerinde farklı sırlamalarla ilgili bilgilerden hareketle, şöyle bir değerlendirme yapmak da mümkündür:
Bu rivayetlerde yer alan ilk yaratılış kavramı nispidir / görecelidir. Alimlerin büyük çoğunluğu, bu göreceliliği nazara alarak konuyu değerlendirmiş ve Su ve onun üstündeki Arş’tan sonra, diğer yaratıklara nispeten ilk yaratılan nesnenin kalem olduğunu söylemişledir. (İbn Hacer, a.g.e)
- Bir kısım alimler, ilk yaratılan varlığın Hz. Muhammed (a.s.m)'in nuru olduğu hususunu aynı göreceliliği esas alarak değerlendirmiş ve önce Hz. Muhammed (a.s.m)'in nuru, sonra su, sonra arş, sonra da kalemin yaratıldığını söylemişlerdir. (bk. Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 1/265-266)
----------------------
ALLAH-U TEÂLÂ’NIN NURU, ÂLEMLERİN GURUR VE SÜRÛRU MUHAMMED ALEYHİSSELÂM
Nur:
Allah-u Teâlâ Ehadiyet mertebesinde bir gizli hazine iken; rahmetinin cemâlini, kudretinin kemâlini, azamet ve celâlini, sanatının inceliğini ve hikmetinin sırlarını duyurmayı irade buyurdu. Bu iradesini yerleştirmek için de ruhlar âlemini ve cisimler âlemini, dilediği şekil ve nizam üzere halketti.
Bir Hadis-i kudsi’de şöyle buyurmaktadır:
“Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi arzuladım, bunun için de mahlûkatı yarattım.” (K. Hafâ)
İşte bu hazineyi içinde bulan kimse, başka bir şey istemez ve aramaz.
Bunu bir bilgi, bir haber değil, aynı zamanda bir emir olarak kabul etmek gerekiyor. Çünkü Allah-u Teâlâ’yı tanımak insanın en başta gelen vazifesidir.
Bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:
“Ben cinleri ve insanları ancak (beni bilsinler) bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat: 56)
Önce yaratanı bil de ondan sonra ibadet et. Bilinmeyen Allah’a ibadet, suretten, şekilden ibaret olur.
Allah-u Teâlâ’nın varlığı kadimdir, evveli yoktur. Zamandan da, ezelden de önce vardı.
“O Evvel’dir.” buyuruluyor. (Hadid: 3)
O öyle Evvel ki, Zât-ı Ecell-ü A’lâ’sından başka hiçbir mevcut yok iken O vardı. Bütün varlıklar O’nun buyurduğu bir tek kelime ile meydana çıkmışlar, “Ol!” emriyle oluvermişlerdir.
Hadis-i şerif’te buyurulduğu üzere:
“Allah var idi ve Allah’tan başka bir şey mevcut değildi.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1317)
Zaman ve mekânı yaratmadan önce O var idi. Onları yaratmadan önce nasıl idiyse, yarattıktan sonra da aynıdır.
Kudret eli ile yokluk karanlığından açığa çıkardığı ilk şey Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru idi.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“Allah’ın yarattığı şeylerin ilki, benim nurumdur.” (K.Hafâ. 1, 309, 311)
Cemâl nurundan ilk evvela onun nurunu yarattı. Daha sonra o nurdan âlemleri yarattı, bütün mükevvenâtı da o nur ile donattı.
Ashâb-ı kiram’ın ileri gelenlerinden Câbir -radiyallahu anh- Hazretleri: “Yâ Resulellah! Allah-u Teâlâ en evvela neyi yarattı?” diye sorduğunda Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular ki:
“Allah-u Teâlâ her şeyden evvel senin peygamberinin nurunu kendi nurundan yarattı. O nur, Allah’ın izniyle dilediği yerde dolaşırdı. O zaman Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Melekler, yer ve gökler, cinler ve insanlar daha yaratılmamıştı.
Allah-u Teâlâ âlemleri yaratmayı murad edince, o nuru dört parçaya ayırdı.
Birinci parçadan Kalem’i, ikincisinden Levh-i mahfuz’u, üçüncüsünden Arş-ı rahman’ı halketti.
Dördüncü parçayı tekrar dörde böldü.
Birinci parçasından Arş’ı taşıyan melekleri, ikincisinden Kürsü’yü, üçüncüsünden diğer melekleri yarattı.
Diğer parçayı da yine dörde böldü.
Birincisinden gökleri, ikincisinden yerleri, üçüncüsünden cennet ve cehennemi yarattı.
Kalan parçayı da dörde böldü.
Birinci parçasından müminlerin gözlerinin nurunu, ikinci parçasından ilâhi mârifet yuvası olan kalplerinin nurunu, üçüncüsünden de dillerindeki nuru yarattı. Bu da ‘Lâ ilâhe illallah Muhammed’ür-resulullah’ tevhid nurudur.” (El-Mevâhib’ül-Ledüniyye)
Hadis-i şerif’te son kalan parçanın dörde bölündüğü haber verilmekte ve fakat dördüncüsünden bahsedilmemektedir.
Bu nur kıyamete kadar devam edecek olan nurdur. Tâ Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren gelen bütün peygamberler hep Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru ile geldiler. Bu nur her birinin alnında parlıyordu. Nihayet nur, sahibine kadar geldi. Zaten onun nuru idi. Nur nura kavuştu.
Daha sonra o nur vekillerine sirayet etmeye başladı ve bu nur kıyamete kadar devam edecektir.
Elest Bezmi:
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Gerçekten size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.” buyuruyor. (Mâide: 15)
“Nur” Muhammed Aleyhisselâm’dır. Zira ancak onun vasıtası ile hidayete erişilir.
“Kitap” ise Kur’an-ı kerim’dir. O bir hidayet rehberidir.
Nurundan nurunu yaratmasa idi, âlemler nurunu nereden alırdı, Hakk ve hakikatı nasıl bulurdu?
Ruhlar âleminde “Elest bezmi”nde ilk defa ahid ve misakı alınan ve:
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’raf: 172)
Hitâb-ı izzet’ine ilk cevap veren odur. Peygamberliği her ne kadar diğer peygamberlerden sonra ise de hakikatte onlardan öncedir. “Âlem-i şehadet”te son peygamber, “Âlem-i misal”de ilk peygamberdir.
Hadis-i şerif’lerinde bu hakikatı beyan buyurmuşlardır:
“Âdem ruh ile ceset arasında iken ben peygamberdim.” (Ahmed bin Hanbel)
Allah-u Teâlâ’nın kendi nurundan ilk olarak yarattığı varlık odur. Resulullah Aleyhisselâm’ın o zamanın peygamberi olduğu, peygamber olarak halkedildiği beyan ediliyor.
“Ben yaratılış bakımından peygamberlerin ilki olduğum halde, onların hepsinden sonra gönderildim.” (Hâkim)
Böylece, en son gönderilen o olduğu halde, bütün peygamberlerin önüne geçmiş oldu.
Nitekim Âyet-i kerime’de buyurulduğu üzere Allah-u Teâlâ onu, seçtiği diğer peygamberlerden öne almıştır:
“Hatırla o zamanı ki, biz peygamberlerden kesin söz almıştık. Resulüm! Senden de, Nuh’dan da, İbrahim’den de, Musa’dan da, Meryem oğlu İsa’dan da.” (Ahzâb: 7)
Çünkü o, bütün peygamberlerden önce anılıp en son gönderilen peygamberdir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyuruyor:
“Ben Âdem yaratılmazdan ondörtbin sene önce, Azîz ve Celîl olan Rabbimin yanında bir nur olarak mevcut idim.” (Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi. C.12, sh: 404)
Enbiyâ-i İzam
Allah-u Teâlâ’nın sevdiği ve seçtiği peygamber kulları da derece derecedir. Sayıları yüzyirmidörtbini bulan bu seçkin rehberler, Rahmet-i ilâhî’nin birer tecellileridirler. Aslında aralarında fark yoktur.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“O’nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız.” (Bakara: 285)
Ancak derecelerinin yüksekliğinde Allah-u Teâlâ’ya yakınlık cihetinden birbirlerinden ayrı yanları vardır.
“Gerçekten biz peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık.” (İsrâ: 55)
Kimisi bir kabileye gönderilmiştir, kimisi bir ümmete, kimisi bir nesle gönderilmiştir. Kimisi de bütün asırlar boyunca ümmetlerinin peygamberi olmuştur.
Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:
“Allah onlardan kimiyle söyleşmiş, kimini de derecelerle yükseltmiştir.” (Bakara: 253)
Bu bakımdan bazı yönlerden birbirlerine göre farklı derecelere sahiptirler. Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ulül-azm peygamberlerin en üstünüdür.
Ağır Bir Misak:
Her peygamber kendisinden önceki peygamberi tasdik etmekle mükellef olduğu gibi; en son gelecek olan Hâtem-ül enbiyâ Muhammed Aleyhisselâm’ı da haber vermek ve tasdik etmekle mükellef tutulmuşlardı.
Allah-u Teâlâ onu o kadar sevmiş, seçmiş ki gönderdiği peygamberlerine Muhammed Aleyhisselâm’dan bahsetmiş ve onun sıfatlarını anlatmıştır. Eğer onun saâdet asrına erişirlerse mutlaka ona iman edip yardım edeceklerine dair kesin söz aldı. Onlar da Muhammed Aleyhisselâm’ın geleceğini ümmetlerine müjdelediler ve âhir zaman Peygamber’inin zaman-ı saâdetine erişirlerse hemen iman edip dinine yardım edeceklerine dair onlardan söz aldılar.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Allah vaktiyle peygamberlerden kesin söz almıştı.” (Âl-i imran: 81)
Allah-u Teâlâ kendi Zât-ı sübhânisi ile peygamberleri arasındaki bu ahdi kuvvetli bir misak olarak kaydetmiş, bu kesin sözü yeminle pekiştirmiştir.
“Celâlim hakkı için, size kitap ve hikmet verdim. Sizde olan o kitap ve hikmeti tasdik edip doğrulayan bir peygamber gelecek.” (Âl-i imran: 81)
O zât-ı âlî, peygamberler zincirinin son halkasını teşkil edecek olan peygamber Muhammed Aleyhisselâm’dır.
“Ona mutlaka iman edeceksiniz ve mutlaka ona yardımda bulunacaksınız.” (Âl-i imran: 81)
Allah-u Teâlâ bütün peygamberlerine kitap ve hikmet verirken, hepsinin böyle bir sözleşme ve anlaşmasını almıştı. Hepsi de kendilerini tasdik eden Muhammed Aleyhisselâm’a iman ve yardım için Allah-u Teâlâ’ya söz vermişlerdi.
“‘Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?’ demişti.” (Âl-i imran: 81)
Peygamberlerden misak alındığının belirtilmesi, onlara tâbi olan ümmetlerinden de alındığını gösterir.
“Onlar da: ‘Kabul ettik.’ demişlerdi.” (Âl-i imran: 81)
O Azîz peygamber’e iman ve yardım ile mükellef olduklarını itiraf ederek bu husustaki emr-i ilâhî’yi kabul ettiklerini söylediler. Onun üstünlüğünü, izzet, şeref ve meziyetini ümmetlerine tebliğ ettiler.
“Allah da: ‘O halde şâhit olun, ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım.’ buyurmuştu.” (Âl-i imran: 81)
Âl-i imran sûre-i şerif’inin 82. Âyet-i kerime’sinde ise böyle bir ikrar ve misaka riâyet etmeyenlerin fâsık kimseler olacağı bildirilmektedir:
“Bundan sonra artık kim yüz çevirirse onlar fâsıkların tâ kendileridir.” (Âl-i imran: 82)
İlâhî Meth-ü Senâ:
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Siz beni hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı derecede methettikleri gibi, aşırı övmeyin. Ben ancak Allah’ın kuluyum. Benim hakkımda ‘Allah’ın kulu ve elçisidir.’ deyiniz.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1405)
Çünkü onun methedilmeye ihtiyacı yoktur. Onu övmek insana âit değildir. Onu yaratan, onu âlemlerin nuru yapan Allah-u Teâlâ; onu meth-ü senâ etmiş, fazilet ve meziyetini, şeref ve haysiyetini, yüceler yücesindeki mevkisini çok açık bir şekilde beşeriyete ilân etmiştir.
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber Muhammed’e çok salât ve senâ ederler.” (Ahzâb: 56)
Peygamber’ine Allah-u Teâlâ’nın salâtı; onu en yüce makamda anması, onu rahmeti ile rızâsı ile tebcil ve tebrik etmesidir.
Allah-u Teâlâ onu ne kadar çok seviyor ki; ona çok çok salât-ü selâm getiriyor, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine olan sevgisini beşeriyete duyurmuş oluyor. Bunun içindir ki onu hiçbir beşerin anlaması mümkün değildir.
Meleklerin salâtı ise; onun için Allah-u Teâlâ’ya duâ etmeleri, istiğfarda bulunmalarıdır. İnsanlarınki de öyledir.
Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini çok sevdiği gibi meleklere de sevdiriyor. Bütün melekler ona hürmet ediyorlar, tâzim gösteriyorlar.
Allah-u Teâlâ iman edenlere hitap ederek, kendileri için en büyük rahmet olan Peygamber’lerine salât-ü selâm getirmelerini, ona gönülden teslim olmalarını, saygı ve sevgi göstermelerini emir buyuruyor.
“Ey inananlar! Siz de ona salât-ü selâm getirin ve tam bir teslimiyetle gönülden teslim olun.” (Ahzâb: 56)
Ki bu sayede ilâhî rahmete, Resulullah Aleyhisselâm’ın şefaat-ı uzmâsına nâil olsunlar.
Ne yüce mertebedir ki, onu yaratan ona salât-ü selâm getiriyor, sevgili Peygamber’ini anıyor. Ulvî makamındaki melekler de onun için mağfiret diliyorlar, senâ ediyorlar.
Bu nimet ve şereften üstün bir ikbal ve ikram düşünülemez.
Sonra da süflî âlemdeki insanlara Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine salât-ü selâm getirmelerini emrediyor.
Müminler bu sayede kendilerini zulmetten nura kavuşturan, ulvî ufukların kapılarını açan peygamberlerine; salât ve selâmlarını, hürmet ve tâzimlerini, övgü ve senâlarını, minnettarlıklarını arzetmiş oluyorlar.
Bu vesile ile de Allah katında itibar kazanmış, birçok ecir ve mükâfatlara nâil olmuş oluyorlar.
Sâdık müminler asırlar boyu o Nur’un aşkında ve şevkinde yaşamışlar, ona karşı besledikleri muhabbet bağından bir an olsun ayrılmamışlar, salât-ü selâm ile tebcil etmekten geri durmamışlardır.
Ebul-Ervah:
Resulullah Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ’nın nuru olduğu gibi aynı zamanda ruhudur.
Allah-u Teâlâ kendi ruhundan ona ruh verdi, o ruhtan bütün ruhları yarattı, o ruhtan bütün âlemlere hayat veriyor. O ebul-ervah’tır, bütün ruhların babasıdır.
“Ey insan!” (Yâsin: 1)
Hitabının muhatabı Muhammed Aleyhisselâm’dır. İnsan-ı kâmil, hülâsa-i insan odur.
Allah-u Teâlâ ona kendi lütf-u kereminin bir nişanesi olarak “Yâsin! = Ey insan!” buyurdu.
“Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tin: 4)
Âyet-i kerime’sinde en güzel bir biçimde yaratıldığı belirtilen ve beşeriyete duyurulan insan odur.
“Asluhu nûr cismuhu âdem,
Velekad kerremnâ benî âdem.”
Aslı nurdur, görünüşü beşerdir. Öyle bir benî âdem ki;
“Biz Âdemoğlunu mükerrem kıldık.” (İsrâ: 70)
Âyet-i kerime’sindeki mükerrem insan hitabının mazharı da yine odur. İnsan bütün yaratıkların en mükerremi, o ise bütün insanların en mükerremidir, en keremlisidir. Onun yüzü suyu hürmetine bütün bu faziletlerden insanoğlu da istifade ediyor.
Allah-u Teâlâ onun hakkında bir Hadis-i kudsî’de:
“Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım.” buyurdu. (K. Hafâ. c. 2, sh: 164)
Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin Sebeb-i mevcudat, yani mevcudatın yaratılış sebebi olduğunu beyan buyurdu ve beşeriyete duyurdu.
Demek ki o feleklerden değil, felekler onun nurundan yaratılmıştır.
Sebeb-i Mevcûdat:
O bütün mevcudatın çekirdeği ve mayasıdır, hakikatın özüdür, her şey ondan yaratılmıştır. Bu sebeple Sebeb-i mevcudat olmuş oluyor.
Burada apaçık görülüyor ki Allah-u Teâlâ nurundan onun nurunu yarattı ve o nurdan mükevvenâtı donattı. Onu yaratmasa idi, mükevvenâtı da donatmayacaktı. Onun Sebeb-i mevcudat oluşu bu noktadandır. Her canlının Allah-u Teâlâ’ya şükretmesi ve Resulullah Aleyhisselâm’a müteşekkir olması lâzımdır, çünkü onunla hayat bulmuştur.
Âlemdeki her zerrede hayat var, o hayat da Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-i ile kâimdir.
Bu noktada gizli bir sır söyleyeyim:
Fakir: “Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Resulullah” dediğim zaman, her defasında gizli olarak Allah-u Teâlâ’ya şükrederim.
“Allah’ım! Sana sonsuz şükürler olsun ki, sen kendi nurundan onu yarattın, o nur ile mükevvenâtı donattın. Onu yaratmamış olsaydın kâinat da olmayacaktı, ben de olmayacaktım, hiçbir şey olmayacaktı.” diyorum.
“O Hakk’ın nûrudur
İlim-irfan kaynağıdır
Hakk’tır onun özü
Hakk’tan gelir onun sözü.”
Allah-u Teâlâ nurunu yarattı, o nurdan mükevvenâtı donattı. O nur mükevvenâtın mayası oluyor. Yani mükevvenâtın aslı, Allah-u Teâlâ’nın nurudur.
Nitekim Âyet-i kerime’de:
“Allah göklerin ve yerin nurudur.” buyuruluyor. (Nur: 35)
Bu Âyet-i kerime’nin en gizli sırrı, tarif ettiğim bu sözün içinde gizlidir.
“Nurundan nurunu yarattı, o nurdan mükevvenâtı donattı.”
Halbuki nur da O’nun, yaratan da O, hep O... Hep Allah!..
Kendi nurundan yarattığı için, kendi nurundan mükevvenâtı donattığı için hiçbir katkı yok. Yer de nur, gök de nur, taş da nur, toprak da nur.
Ancak bu tecelliyata kimi mazhar ederse, O’nu hem görür, hem de bilir. Çünkü o kendisini görmüyor, Hakk’ı görüyor, Hakk’tan görüyor.
O’nun göstermesiyle, O’nun bildirmesiyle bu mümkün olur. Zan ilmi kati surette buraya erişemez. Birçok velilere dahi bu tecelliyat verilmemiştir.
Eğer bu noktayı kavrayabilirseniz, göklerin ve yerin nur olduğunu gözünüzle görmeseniz de, inanmakla kurtulmuş olursunuz.
Vaktaki içinde O olduğunu gördüğün zaman, kendinin bir maskeden, bir örtüden, bir paçavradan ibaret olduğunu gördüğün zaman; bir de bakarsın ki, meğer nurundan “Nur” unu yaratmış, o “Nur” ile mükevvenâtı donatmış. Yani bu mükevvenâtın malzemesi nurdur.
Nitekim Âyet-i kerime’sinde:
“Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyuruyor. (Enbiyâ: 107)
Bu “Nur”un sayesinde âlemlere rahmet ve hayat veriyor. Âlemlerin hayat bulması o nur sayesindedir. Çünkü onu âlemlere rahmet için yaratmıştır. O bir hayat kaynağıdır, hayatı ondan fışkırttı. Hem “Rahmeten lil-âlemîn” dir, hem de “Ebul-ervah” tır.
Kâinat o nurdan yaratıldığı için, âlemler rahmeti ondan almıştır. Allah-u Teâlâ nurundan nurunu yarattığı için, o “Nur” dan da mükevvenâtı donattığı için, o noktada “Rahmeten lil-âlemîn” olmuş, âlemlere hayat veren kaynak olmuş, aynı zamanda “Sebeb-i mevcudat” olmuştur.
O “Rahmeten lil-âlemin” olduğu için, âlemdeki her zerre nasibini ondan alıyor. Nereye baksan hep o nur. Ona verildiğinden ötürü kâinat ona muhtaçtır.
Mümin bir kimseye mânevî olarak ne verilmişse onun vasıtasıyla verilmiştir. Oradan o hayat suyu gelmedikçe hiç kimse iman etmiş olmaz. O mânevî hayat kaynağından hayat suyu gelmedikçe hiç kimsede mânevî hayat bulunmaz. İlâhî feyz de iman şerefiyle müşerref olan müminlere ancak ve ancak Allah-u Teâlâ’nın Aziz’i, Halil’i ve Nur’u olan Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizden gelir.
En Büyük Nimet:
O ki, Allah-u Teâlâ’nın inanan bütün insanlara en büyük nimetidir, o bir hidayet nurudur. Allah’a varan hedefe onun yolundan gidilir, hakikatın köprüsüdür.
Ebedî âleme teşrif buyurduktan sonra, nübüvvet ve risalet nurları kıyamete kadar devam edecek, insanlar o nurla hidayete ereceklerdir.
Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren kendi zamanına gelinceye kadar mevcudatın en şereflisi olduğu gibi, kendisinden sonra kıyamete kadar da mahlûkatın en şereflisidir.
Allah-u Teâlâ onu dost edindi, adını adı ile andı, ona imanı Tevhid’in iki rüknünden biri yaptı. “Lâ ilâhe illâllah” tan sonra “Muhammedün Resulullah” ünvanını getirdi.
Bütün peygamberlerin her biri bir kavme, birkaç şehir halkına veya bir ümmete gönderildikleri için, yalnız kendi kavimlerine âittir. Fakat Muhammed Aleyhisselâm bütün insanlığa gönderilmiş, âlemlere rahmet olmuştur. Kıyamete kadar gelecek insanların tamamı onun irşad sahası içindedir.
O hem peygamberler silsilesini sona erdiren son peygamber, hem de bütün peygamberleri tasdik eden ilâhi bir mühürdür.
Peygamberlerin her biri birer yıldızdır. Güneşin doğmasından önce insanlara ışık saçtılar, kendi ümmetlerinden zulmeti kaldırdılar.
Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm ise fazilet semâsının güneşidir, bütün nurların aslıdır. Cümle âlemin nuru, gurur ve sürûrudur. Nurlar onun nurundan yayılmıştır.
Azîz Peygamber:
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz her zaman ve mekânda Azîz’dir. Allah katındaki şeref ve faziletinin hududu yoktur. Mertebe ve kemâli her an yükselmektedir. Allah-u Teâlâ’nın ona bahşettiği ikram ve ihsanlar sonsuzdur.
O ki yaratıkların en hayırlısıdır. Allah-u Teâlâ’nın habibi, dostu, arşının nuru, vahyinin eminidir. Ziynetlendirdiği, şereflendirdiği, keremlendirdiği, büyük kıldığı, ilm-i ezelîsini tâlim buyurduğu temiz kuludur.
Allah-u Teâlâ onu peygamberlerin efendisi ve sonuncusu, takvâ sahiplerinin önderi, günahkârların şefaatçısı ve âlemlerin rahmeti yapmıştır.
O ki iman hakikatlarının menbaı, Rahmânî sırların iniş yeri, Rabbânî memleketin mahrem-i esrârı, bütün peygamberlerin ahd ve misaklarının vasıtası, Livâ-i izzetin sahibi, ezel sırlarının müşahidi, Kelâm-ı kadim’in tercümanı, ilim ve hikmetin kaynağı, dünya ve ukbâ ehlinin cesetlerinin ruhudur.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Andolsun, içinizden size öyle aziz bir Peygamber gelmiştir.” (Tevbe: 128)
Yaratan ona “Azîz” buyuruyor. O öyle bir “Azîz” dir ki, onu ancak Yaratan bilir. Hiçbir beşerin onu idrak etmesi mümkün değildir. Canlardan da cânanlardan da azîzdir.
O öyle bir nurdur ki, nurları o nurdan yarattı.
O öyle bir ruhtur ki, ruhları o ruhtan yarattı.
O öyle bir kandil ki;
“Ey Peygamber! Biz seni bir şâhit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle Allah’a çağıran ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzab: 45-46)
Âyet-i kerime’si ile bütün âlemleri nurlandıran bir kandil olarak vasıflandırılıyor.
İşte nurundan nurunu yarattığı için:
“Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı.” (Buharî)
Bu Hadis-i şerif’in tecelliyâtı Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize mahsustur. Allah-u Teâlâ kendi suretini aynada aksettirdi. Aslı nur olduğu için nur nura aksetti.
“Âyinedir bu âlem her şey Hakk ile kâim,
Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”
Allah-u Teâlâ o aynada aksetmiş, Yaratmak başka, aksetmek başka.
O öyle bir ahlâk sahibidir ki, Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde ona;
“Ve sen hiç şüphesiz büyük bir ahlâka sahipsin.” buyurdu. (Kalem: 4)
O öyle bir rehberdir ki, Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde:
“Doğru bir yol üzerindesin. Üstün ve çok merhametli Allah’ın indirdiği (Kur’an yolu üzerindesin).” (Yâsin: 4-5)
“Nurun Alâ Nur”:
Allah-u Teâlâ sevdiği, seçtiği peygamber kullarının her birine ayrı bir lütufla tecelli etmiştir. O lütuf Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru idi. Geldikleri zaman Muhammed Aleyhisselâm’ın emaneti ile Nur-i Muhammedî ile geldiler. Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimizdeki her fazilet, meziyet ve mazhariyet, üzerlerindeki emanet, Muhammed Aleyhisselâm’ın nurunu taşıdıklarından ötürüdür.
“Nur üstüne nurdur.” (Nûr: 35)
Yani Allah-u Teâlâ kendi nurundan Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurunu yarattı. Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtının hepsini de Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurundan yaratmıştır. Onlardaki nur Resulullah Aleyhisselâm’ın nuru idi.
Tâ Âdem Aleyhisselâm’dan beri o nur onların üzerinde döndü durdu. Her birinin alnında parlıyordu. Nihayet nurun sahibine kadar geldi. Zaten onun nuru idi, nur nura kavuştu.
Allah-u Teâlâ’nın nuru, âlemlerin gurur ve sürûru Muhammed Aleyhisselâm, hayât-ı saâdetlerinde o nuru taşıdı, o nur ile iş gördü.
Peygamberlik kapısı kapandıktan sonra o nur:
“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.” (Buhârî)
Hadis-i şerif’i mucibince vârislerine sirayet etmeye başladı. Kıyamete kadar gelecek olan onun vârisleri de o nuru taşıyorlar.
Kur’an-ı kerim her asra hitap ettiğine göre:
“Biliniz ki Resulullah aranızdadır.” (Hucurat: 7)
Âyet-i kerime’sinden, o nurun kıyamete kadar bâki kalacağı anlaşılmış oluyor.
Binaenaleyh iş gören onun nurudur, o nurdur. Bu, hususa âittir.
Onlar o Nur’un vârisi oldukları için, o nur onlara o Nur’dan geliyor. Binaenaleyh onlarda bulunan nur, o Nur’dur.
Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan büyük şeref tasavvur edilemez.
Allah-u Teâlâ kimi sevip seçmişse, kimi zâtına çekmişse, emânetini kime vermişse, Resulullah Aleyhisselâm’ın nurunu kime takmışsa, vâris-i enbiyâ işte onlardır.
YAKINLIK NESEBİ
Peygamberlik kapısı kapandıktan sonra bu nur ikiye ayrılmış; bir taraftan Hazret-i Hatice -radiyallahu anhâ- Vâlidemize intikal ederek nesep itibarı ile yürümüş, diğer taraftan da yakınlık nesebi ile bu nur devam edegelmiştir. Hafî kısmı Hazret-i Ebu Bekir Sıddîk -radiyallahu anh- Efendimize, Cehrî kısmı Hazret-i Ali -kerremellahu veçhe- Efendimize verilerek nur iki koldan devam etmiştir.(*)
(*) Mevzunun uzamaması için nurun Hafî koldan devamı açıklanmış, Cehrî koldan devam eden nur bahis mevzuu edilmemiştir.
-----------------------------
YUNUS EMRE’NİN NUR-I MUHAMMEDÎ
ANLATIMININ TÜRK YARATILIŞ DESTANLARIYLA
BENZERLİĞİ
The Resemblance of The Way of Describing The Glory of Muhammad of
Yunus Emre with Turkish Creation Epics
Zülfi GÜLER
Fırat Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Elazığ.
zguler@firat.edu.tr.
Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi
Fırat University Journal of Social Science
Cilt: 16, Sayı: 2 Sayfa: 63-72, ELAZIĞ-2006
ÖZET
Yunus Emre’nin bir manzumesinde, kuş, göl ve su sembolleri kullanılarak Hz.
Muhammed’in ve diğer peygamberlerin yaratılışı anlatılmıştır. Kuş, göl ve su motifleri, Türk
Yaratılış Destanlarında da vardır. Bu destanlardaki ifade tarzı ve motifler ile, Yunus Emre’nin
manzumesi arasında benzerlik görülmektedir. Ancak destanlarda yeryüzünün yaratılışı
anlatılırken, Yunus, aynı semboller ve anlatım şekliyle, tasavvufun “Nur-ı Muhammedi” inanışını
ifade etmiştir.
Anahtar Kelimeler: Yunus Emre, er, destan, Nur-ı Muhammedi, peygamber.
ABSTRACT
The creations of Muhammad and the other Prophets have been told by using bird, lake and
water symbols in a poem of Yunus Emre. There are also bird, lake and water motifs in Turkish
Creation Epics. It is seen that there is a similarity between Yunus Emre’s poems and the manner of
telling and motifs in these epics. Yunus expressed the belief of the Glory of Muhammad (Nur
Muhammad) of the Islamic Mysticism, using the same symbols and expressions.
Key Words: Yunus Emre, Man (capable man), Epic, The Glory of Muhammad, Prophet.
KONU
Tasavvuf, İslâmî Türk Edebiyatım ilk şair ve yazarlarından beri etkilemiş; hemen
bütün şairlere ilham ve ifade kaynağı olmuş bir düşünce ve inanç sistemidir. Yunus Emre
de bu edebiyatın başlangıcı sayılabilecek bir zamanda; 13. asrın ikinci yarısı ile 15. asrın
başında yaşamış mutasavvıf bir şairdir. Onun şiirleri (ilâhîleri), Türk halkı arasında, Allah
ve Peygamber sevgisinin, tasavvufî düşüncenin yayılmasında, Mevlid ile beraber, çok
etkili olmuştur.
Vahdet-i vücud ve buna bağlı olarak tecelli, yani ilk ruhtan başlayarak ruhların,
meleklerin, yerin, göğün, evrenin, tüm varlığın var olma meselesi, tasavvuf inancının
temelini teşkil etmektedir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in varlığı, Allah katındaki,
peygamberler, insanlar ve melekler arasındaki yeri; evrenin yaratılışındaki rolü ve önemi;
kendi cismanî varlığından önceki ve sonraki mahiyeti konuları üzerinde tasavvuf ehli çok
düşünmüş ve fikirler üretmişler; şairler de bu fikirleri mazmun ve sembollerle
şiirleştirmişlerdir.
Yunus Emre Divanında1, birçok manzumede bir tahkiye üslubu göze çarpar. O, bir
manzumesinde de peygamberlerin yaratılışıyla ilgili şöyle bir rivayetten bahsetmektedir:
Biz büyüklerimizden işittik ki önce “er” yaratıldı. Padişahın (Allah’ın) birliğini önce bu
“er” bildi. Allah kendi kudretinden bu “er”e Tanrılık kıldı. Bu “er”in bir kuş şeklinde ve
çok hikmete sahip olduğunu söylerler. O kuş uçarak rahmet gölüne daldı. Gölden çıkıp
döndüğünde bir dala kondu; silkindi, etrafa su damlaları saçıldı. O damlaların her
birinden seçkin bir ruh yaratıldı (yahut, seçici olan Allah o damlaların her birini bir ruh
olarak yarattı); o ruhların her birisi bunda (dünyada) peygamber oldu.
Biz uludan işitdük evvel er yaratıldı
Pâdişâhun birligin evvel kadîm er bildi
Bunca yıl bunca zamân biz işitdük bî-gümân
Çalap kendü sun’ından ere Tanrılık kıldı
Eydürler bir kuşıdı hikmeti öküş idi
İki cihân ‘ârifi ol kuşdan ‘ibret aldı
Ol kuşun her bir yöni yüz bin yigirmi dört bin
Evvel ol kuş uçuban rahmet göline taldı
Çün gölden girü döndi budak üzere kondı
Silkindi her bir yönden bir tamla su döküldi
Ol suyun her birisin bir cân yaratdı güzîn
Ol cânun her birisi bunda peygamber oldı Divan s. 369
Yunus’un anlattığı bu hikâyedeki “Allah’ın ilk önce bir er (kişi) yaratması”, “bu
er’in kuş şeklinde olması”, “Tanrılık, yaratıcılık kudretine sahip olması”, “göle dalması
ve gölden üzerinde getirdiği suyun damlalarından peygamberlerin ruhlarının yaratılması”
motifleri, Türk Yaratılış Destanlarındaki dünyanın yaratılışıyla ilgili motiflere çok
benzemektedir. Altay Türklerinin Yaratılış Destanlarından aldığımız metinlerde bu
benzerlik apaçık görülmektedir. Destanlarda kuşun suyun dibinden toprak çıkarması ve
bu topraktan yerin yaratılmasına karşılık, Yunus’ta kuşun gölden getirdiği sudan damlalar
halinde peygamberlerin ruhları yaratılıyor. Her ikisinde de amaç ve sonuç yaratmadır.
Destanlarda konu ile ilgili kısımlar şöyledir:
“Yer ve gök yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti, yer yoktu, güneş ile ay da
henüz yoktular. O zaman, Tanrıların en yükseği, bütün varlıkların başlangıcı, insan
oğullarının ata ve anası Tengere Kayra Kan kendisine benzer bir varlık yaratarak ona
(kiji) dedi. Kayra Kan ile kişi su üzerinde iki kara kaz gibi sakin sakin uçarak
süzülürlerdi. Fakat kişi bu ebedî sükunetten memnun değildi. O, Kayra Kan’dan da fazla
yükselmek istiyordu. Bu ölçüsüz hareketinden dolayı o, uçma hassasını kaybetti ve
derinliklere, dipsiz suya yuvarlandı. Boğulacak dereceye gelince, ihtiyaç karşısında
Tengere Kayra Kan’ı (merhametli semayı) yardıma çağırdı. Kayra Kan Kişi’ye
derinlikten kalkması için emir verdi, sonra kişinin üzerinde oturarak suya karşı
korunabilmesi için Kayra Kan yeri yaratmak istedi, bunun için kişiye, suya dalarak
derinliklerden toprak çıkarmasını söyledi ve bu toprağı suyun üzerine serpti” (Sakaoğlu
ve Duymaz 2002: 173).
“Evvelce ancak su vardı; yer,gök, ay ve güneş yoktu. Tanrı (Kuday) ile bir “kişi”
vardı, bunlar kara kaz şekline girip su üzerinde uçuyorlardı. Tanrı hiçbir şey
düşünmüyordu. “Kişi” rüzgâr çıkarıp suyu dalgalandırdı ve Tanrı’nın yüzüne su serpti.
“Bu kişi” kendisinin Tanrı’dan büyük olduğunu sandı ve suyun içine dalıverdi. Su içinde
boğulacak oldu:
“Tanrı, bana yardım et” diye bağırmağa başladı. Tanrı:
“Yukarı çık!” dedi. O da sudan çıkıverdi. Tanrı şöyle buyurdu:
“Sağlam bir taş olsun.” Suyun dibinden taş çıktı. Tanrı ile “kişi” taşın üzerine
oturdular. Tanrı “kişi”ye: “Suya dal, oradan toprak çıkar!” dedi. Kişi suyun dibinden
toprak çıkarıp Tanrı’ya verdi. Tanrı bu toprağı suyun üzerine atarak: “Yer olsun” dedi.
Böylece yer yaratılmış oldu (Sakaoğlu ve Duymaz 2002: 168).
Öyle görülüyor ki Yunus ya da etkilendiği ulu, belki mürşidi, İslâmiyetten önceki
Türk kültürü dönemine ait olan bu destan motiflerini, tasavvufi düşünce ve söylemlerini
ifadede kullanmışlardır.
Yunus, manzumenin ilk beytinde “evvel er yaratıldı” diyor. “Er” kelimesine
sözlüklerin ve araştırıcıların verdiği anlamlar şöyledir: Er (I) 1. erkek, kişi, insanoğlu. 2.
koca, zevç. 3. asker, nefer. 4. yiğit, mert, bahadır. 5. eren, mürşit, insan-ı kâmil.
(Örneklerle Türkçe Sözlük 2002).
Er (I) koca, zevc; erkek, kişi; yiğit, kahraman; Bektaşi şeyhi, mürşit, erenler; sahip.
(Yeni Tarama Sözlüğü 1983)
Bu manzumede sözü edilen “er” in bazı özellik ve eylemleri de söyleniyor:
a) “Er” ilk yaratılandır.
Tasavvuf düşüncesinde ilk yaratılan, ilk taayyün eden, varlıkların başlangıç sebebi
olan Nur-ı Muhammedi’dir. Buna, filozoflar akl-ı küll; tasavvuf erbabı ise Hakikat-ı
Muhammediyye, Nur-ı Muhammedi, Ruh-ı Muhammedi gibi adlar vermişlerdir.
Yunus Divanında, Hz. Muhammed’in ilk yaratılan olduğunu ifade eden başka
manzumeleri ve beyitleri de vardır: Bu beyitte Yunus, “Ben son gelen ilkim” yahut “Ben
yaratılışta nebilerin ilki, peygamber olarak gönderilme yönünden sonuncuyum”
(Yıldırım, 2000: 126) diye rivayet edilen hadise telmih ile, Peygamber’in “hem evvel,
hem ahir ve en önde gelen” olduğunu ifade etmiştir.
Sûretile çokdur âdem değmesinde yokdur kıdem
Evvel-âhir ol piş-kadem bir Muhammed serveri var Divan s. 44
Hz. Muhammed’e “dîn metâsı” diyen Yunus, bütün “velî, evliyâ, nebî”nin O’nun
nurundan yaratıldığını; Âdem’den beri “velî, evliyâ, nebî”nin O’nun yüzünden dünyaya
geldiğini söylemiş; diğer beyitte de “yerin göğün” O’nun için yaratıldığını belirtmiştir.
Togdı ol dîn metâsı andan oldı kamusı
Âdem Halîl ü Mûsâ hüccet ü bürhân bana Divan s. 29
Âdem atadan berü velî evliyâ Nebî
Hak müşerref eyledi Ahmed’i kamu yüzden Divan s. 246
Yirün gögün safâsı Mustafâ’dur
Kamu ‘ahdün vefâsı Mustafâ’dur Divan s.111
“Nur-ı Muhammedî, Muhammed Peygamberin ruhunun alemin yaratılışından önce
mevcut bir varlık olduğunu ifade için kullanılan bir ıstılahtır: son peygamberin mukadder
cevheri, her şeyden önce ve kesif parlak bir nokta halinde yaratılmış olup, diğer bütün
mümtaz ruhlar ondan çıkmıştır.” (Massignon, 1964: 162.)
“Allâh’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa Hakikat-ı Muhammediyye var olmuş,
bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halk edilmiştir. Alemin var olma maddesi ve
gayesi bu hakikattir” (Demirci,1997: 179). Hz. Muhammed, yaratılışın hem sebebi hem
amacıdır. Allah, Habib’inin nurunu kendi nurundan yarattı. Daha sonra da O’nun
nurundan bütün varlıkları yarattı. Mutasavvıflar bu düşüncenin mesnedi olarak kutsî
hadis ve hadisler de göstermişlerdir.
Hemen bütün na’tlarda, telmih ya da iktibas olarak yer alan, Türkçe anlamı “sen
olmasaydın, sen olmasaydın (eğer ey Muhammed) yeri göğü yaratmazdım.” olan
“levlâke, levlâke lemâ halaktü’l-eflâke” olarak söylenen kutsî hadis şu temel anlamları
ifade eder: 1-Felekler yaratılmadan evvel Hz. Muhammed vardı. Yani O, ilk yaratılan
varlıktır, nuru her şeyden öncedir. 2-Felekler, Peygamber (a.s.) için yaratılmıştır. 3-
Peygamber (a.s.) Allah’a yaratmayı ilham etmiş, yaratma arzusu vermiştir. Allah Hz.
Muhammed’e, Habib’ine duyduğu sevgi nedeniyle evreni yaratmıştır.
Resulullah (a.s.) yaratılışın aslı olup kâinat da O’na tabi olarak yaratılmıştır. Bu
duruma: “Âdem daha toprak ve su arasında iken (henüz yaratılmamışken), ben nebî
idim.” Diğer bir rivayette: “Âdem ruhu ile cesedi arasında iken ben nebî idim.” şeklinde
rivayet edilen hadisler de işaret etmektedir (Yıldırım, 2000: 115).
b) “Er” kuş şeklinde görünmüştür.
Türk kültüründe insanın bedeni kafese, ruhu da kuşa benzetilir. Yunus’un bu
manzumesinde de kuş, istiare ile ruh yerine kullanılmıştır. Nitekim ilk yaratılan varlığa
Nur-ı Muhammedi yerine Ruh-ı Muhammedi diyenler de vardır. “İbnü’l-Arabî’nin bu
konudaki sözleri şu mahiyettedir: Allah’ın ilk yarattığı ruh-ı müdebbirdir, bu da Hz.
Muhammed’in ruhudur, sonra öteki ruhlar sadır olmuştur” (Yıldırım, 2000: 115). Yani
Peygamber (a.s.) bütün varlıkların hakikati, aslı, esası olarak ilk yaratılan ruhtur.
c) Kuş şeklinde olan “er” rahmet gölüne dalmıştır.
Cenab-ı Hak, kendi nurundan bir nur almış, Hz. Peygamber’in ruhunu yaratmış,
yani Nur-ı Muhammedi olarak tecellî etmiştir. O Peygamber’i (a.s.) de “alemlere rahmet
olarak” göndermiştir (Enbiya 21/107). Öyleyse rahmet, Allah’ın nuru ve feyzidir;
“rahmet gölü” de bu nurun gölüdür diyebiliriz.
d) “Er” rahmet gölünden çıkınca bir dala konmuş, silkinmiş etrafa su damlaları
saçmıştır.
Rahmetle su arasında da ilgi vardır. Yağmur ve su rahmettir. Bu inanç Kur’an-ı
Kerim’den kaynaklanır. Bir çok ayette, suyun gökten rahmet olarak indirildiği; yağmur
ve su ile verimin arttırıldığı, bolluk ve bereket sağlandığı, insanlara ve hayvanlara rızk
yaratıldığı; su ile ölü toprağa can verildiği, yeryüzünün ölümünden sonra diriltildiği;
yaratılışa ve ölümden sonra yeniden diriltilişe delil olarak anlatılmıştır2. Birkaç ayette de
insanın bir damla sudan yaratıldığı söylenmiştir3.
Nur-ı Muhammedî, peygamberlerin, meleklerin, feleklerin, insanların, hülâsa,
bütün maddî ve ruhanî aleme, aynı zamanda dünya ve ahirete ait varlıkların,
yaratılmasının sebebi, amacı ve aracıdır. “Bunun için, Resulullah’a (a.s.) -yaratılışın
temeli manasına- “Ummî” denilmiştir” (Yıldırım, 2000: 115).
Öyleyse, rahmet kelimesine yaratma, canlandırma, yaşatma, doğurma, çoğaltma
anlamları da yüklenebilir. Yağmura rahmet denilmesinin sebebi canlandırmaya,
çoğalmaya, doğurmaya ve yeniden yaratmaya araç olmasındandır; ilgili ayetlerde de bu
yönüyle ifade edilir.
“Er”in silkinmesiyle saçılan su damlaları, Nur-ı Muhammedî’den saçılan nur
damlalarıdır; her damla bir peygamberin ruhunu meydana getirmiştir. Hz. Âdem’den
başlayarak bütün peygamberlerin alnında yahut kalbinde taşıdıkları bir nübüvvet nuru
olduğu söylenmiştir. Bu nur Hz. Muhammed’e kadar gelmiş ve O’nda karar kılmıştır.
Nur-ı Muhammedî ile bu nur da kastedilmiştir. “Hz. Muhammed bütün peygamberlerin
yaratılış sebebi olduğu için O’nun nuru Âdem’den itibaren hepsinde vardır. Bütün
insanların ve bütün evrenin yaratılış sebebi de O’dur. O’nun nuru her insanda ve her
şeyde vardır” (Öztürk, 1988: 45).
Yunus’un bu rivayetine benzer bir hikâyeyi, Ahmet Yıldırım, Aziz Mahmud
Hüdayî’nin Hulâsatu’l-ahbâr isimli eserinden naklen anlatmıştır. Ağaç, dal ve su motifleri
ile damlalar halinde peygamberlerin ve insanların ruhlarının yaratıldığı düşüncesinin bu
hikâyede de bulunması; ayrıca Yunus’un manzumesi hakkında yukarıda söylediklerimize
mesnet teşkil etmesi bakımından bu rivayeti de buraya almanın uygun olacağını
düşündük.
“Rivayet edilir ki, Allah kendi nurundan bir parça aldı. Daha gökler, yer, arş, kürsi,
cennet ve cehennem yaratılmadan 324 bin sene önce o nurdan Muhammed’in (s.a.)
ruhunu yarattı. (...) O’nu şefkatle terbiye etti, ikramla yüceltti, risalet vazifesiyle seçkin
kıldı. Kendisi O’nu seçti, başına yakîn tacını koydu, hidayet cübbesi giydirdi. O’nu
ezelden “sevgili” diye isimlendirdi. (...) Sonra bir ağaç yarattı. Ona “yakîn ağacı” ismini
verdi. Ağacın dört dalı vardı. Muhammed’in (s.a.) ruhunu bu ağacın üzerine koydu. Ruh
ağacın üstünde kırk bin sene Allah’ı tespih etti. Sonra bu ruhun karşısında bir ayna
yarattı. Muhammed’in (s.a.) ruhu aynaya baktı. Suretini en güzel bir şekilde gördü ve beş
defa secde etti. İşte bu secdeler ümmet-i Muhammed’e farz kılınan secdelerin esasını
oluşturmaktadır. Sonra Hak nurdan zincirlerle arasında asılı olan nuranî bir kandil yarattı
ve Muhammed’in (s.a.) ruhuna, kandil içine yerleşmesini emretti. Ruh Allah’ı en güzel
isimleriyle tespih etmeye başladı. Her bir isim için bin yıl tespihte bulundu. Rahman
ismine ulaşınca Allah rahmetle O’na baktı. Bunun üzerine ruh-ı Muhammedî Allah’tan
haya sebebiyle terledi. Her ter damlasından birinin ruhu yaratıldı. Sonra ruh tespih-i ilahî
ile meşguliyete devam etti. Kahhar ismine ulaşınca haşmet-i ilahiyeden dolayı mümin ve
kâfirlerin sayılarınca ter döktü. Bu terler onların ruhları oldu. Böylece ruhlar sınıf sınıf
meydana geldi. Birinci sınıf peygamberlerin, ikinci sınıf evliyanın, üçüncüsü müminlerin,
dördüncüsü kâfirlerin ruhları oldu. Allah’ın istediği kadar ruhlar bu makamda kaldılar.
Sonra Hak Taâlâ onları ruhlar aleminden cisimler alemine göndermeye başladı. Her bir
ruha hikmeti gereğince bir beden yarattı. Âdemin cesedini de insanların bedensel gelişme
ve üremelerine bir anahtar olarak yarattı. Bunun için Âdem cismanî belirişlerin
başlangıcıdır. Bu sebeple ki Peygamberimiz (s.a.) âlem ağacının tohumudur: arş, kürsi,
levh ve kalemden önce gelir. Nitekim Hz Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Âdem su
ile çamur arasında iken ben peygamberdim.” (...)Hz Peygamber (s.a.) kâinatın aslı,
özüdür. Allah O’ndan arşı, ferşi ve aralarındaki şeyleri zuhur ettirmiştir. (...) dolayısıyla
O peygamberlerin sonuncusu, resullerin hatemi, ilklerin ve sonların efendisi oldu.
(Yıldırım, 2000: 117)
Yukarıda aldığımız destanların başlangıç cümleleri ile bu rivayetin başlangıç
cümlesindeki benzerliğe dikkat çekmek için yan yana getirmek yararlı olur: Destanlar
“Yer ve gök yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti, yer yoktu, güneş ile ay da henüz
yoktular.” ve “Evvelce ancak su vardı; yer, gök, ay ve güneş yoktu.” Cümleleriyle;
Hüdayî’nin hikâyesi ise “Daha gökler, yer, arş, kürsi, cennet ve cehennem yaratılmadan
324 bin sene önce...” cümlesiyle başlamaktadır.
Allah kendi nurundan Hz. Muhammed’in (s.a.) ruhunu yarattıktan sonra onu
olgunlaştırıp mükemmel hale getirmiş ve kendine sevgili edinmiştir. Sonra, mutlak bilgi
ya da hakikat ağacı adını verdiği, bir ağaç yaratmış; Hz. Muhammed’in (s.a.) ruhunu bu
ağacın üzerine bir kandil gibi asmıştır. Sonra bu ruhun karşısında bir ayna yaratmış. Hz.
Muhammed’in (s.a.) ruhu aynaya bakmış; kendi suretini en güzel bir şekilde görmüş ve
beş defa secde etmiştir.
Bu cümledeki “en güzel bir şekilde” ve “secde” sözlerinden anlaşılan şudur:
Cenab-ı Hak insanı “ahsen-i takvim” üzere en güzel bir şekilde yaratmıştır (Tin 95/4). Bir
hadiste de “Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı” denilmiştir (Alıcı, 2002:12). Allah, Hz.
Muhammed’i (s.a.) de kendi nurundan yaratmış; ve bu nura yaratma kabiliyeti vermiştir.
O’nu yaratmaya vesile kılmıştır. Yunus’un:
Çalap kendü sun’ından ere Tanrılık kıldı
Mısra’ı da bu anlamı ifade eder. Ruh-ı Muhammedî’nin aynada gördüğü suretine
karşı secdesi, kendi suretinde Allah’ı gördüğündendir.
Daha sonra Peygamber’in (a.s.) ruhu Allah’ın sevgi, şefkat ve haşmetinden terler
dökmüştür. Bu ter damlalarından peygamberlerin ve insanların ruhları meydana gelmiştir.
Bütün yaratılmışlarıyla alem bir ağaca, Peygamberimiz de bu ağacın tohumuna
benzetilmiştir. Tohum bitkinin hem başlangıcı hem nihayetidir; Hz. Muhammed de
yaratılışın evveli, peygamberlerin sonuncusudur.
Tohumun bir özelliği de kendisinden yaratılacak olan bitkinin tüm özelliklerini,
kabiliyetini toplu halde kendinde bulundurmasıdır. Ruh-ı Muhammedî yada Nur-ı
Muhammedî de denilen Hakikat-ı Muhammediyye kendisinden sudur eden bütün ruhları,
hakikatleri kendinde toplayan küllî (tümel) ruhtur.
“İbnü’l-Arabî’ye göre Hz. Muhammed, İnsan-ı kâmildir. Allâh mikrokozmik bir
varlık olarak İnsan-ı kâmili yaratmıştır; böylece Kendi bilinci kendisine tecelli etmiştir.
İnsan-ı kâmil, her şeyin kökenini içeren bir ruhtur; böylece Hz. Muhammed’in yaratılmış
ruhu, yaratılmamış İlâhî ruhun bir hali olmaktadır ve o, Allâh’ın yaratılış esnasında kendi
bilincine varmasının aracısıdır” (Schimmel 2001:222). Tasavvuf düşüncesinde
Peygamberimiz insan-ı kâmilin en üstün örneğidir. İnsan-ı kâmil varlığın bütün
hakikatlerini kendinde toplayan kişidir.
Tasavvufun en önemli temel konularından birisi de insan-ı kâmil anlayışıdır. Bu
konu Nur-ı Muhammedî düşüncesiyle yakından ilgilidir; hatta İbnü’l-Arabî’nin esaslarını
kurduğu bu düşünce sisteminde insan-ı kâmil ile Nur-ı Muhammedî iç içe ve aynı konuyu
teşkil eder. Peygamber Efendimiz en üst derecede insan-ı kâmildir. Çünkü O, ilk tecellî,
Zât’ın tecellîsidir. Allah’ın yaratma fiili bu ilk tecelli ile, Nur-ı Muhammedî ile
başlamıştır. Bu ilk tecelli mertebesine verilen isimlerden biri de insan-ı kâmildir. Bütün
mahlukat bu mertebeden sonra ve bu nurdan yaratılmıştır. Bu mertebe yani insan-ı kâmil,
kendisinden meydana gelen bütün yaratılış mertebelerinin hakikatlerini kapsar; bu
sebeple ona âlem-i ekber denilmiştir. Bu manada düşünüldüğünde insan-ı kâmil Hz.
Muhammed’dir; bu mertebeye ulaşabilen evliya da Peygamberin halifesidir ve insan-ı
kâmildir. Âdem’den başlayarak bütün peygamberler Hz. Muhammed’in nurunu
taşıdıklarından onlar da insan-ı kâmildirler.
SONUÇ
Türk destanlarında dünyanın, yeryüzünün yaratılışına ait inanç öyküleştirilerek
anlatılmıştır. Bu öyküde Tanrı ve Tanrı’nın kendine benzer olarak yarattığı ilk kişi, bir de
su vardır. Tanrı ve ilk kişi kuş halinde su üzerinde uçarlar. Kişinin bir hareketi Tanrı’ya
yeryüzünü yaratma ilhamını verir. Kişi vasıtasıyla su dibinden toprak çıkartılır ve
yeryüzü yaratılır.
Yunus Emre’nin manzumesinde de Peygamberimiz Hz. Muhammed’in ve diğer
peygamberlerin yaratılışı hikâyeleştirilmiştir. Bu öyküde de “Çalap”, ilk yaratılan “er”, ve
yine su “rahmet gölü” vardır; “er” kuş şeklindedir. Bunda da ilk yaratılan “er”in bir
hareketi, suya dalması, çıktıktan sonra silkinerek etrafa su damlaları saçması sonucunda
peygamberler yaratılmıştır.
Yunus’a göre ilk yaratılan “er”, Hz. Muhammed’in hakikati, yani aslı, esası, nuru
ve ruhudur. Bu ruh, levh ve kalemin, arş, arz ve ikisi arasında bulunanların, cennet ve
cehennemin, ruhların, peygamberlerin, insanların, meleklerin, cinlerin bütün yaratılmış ve
yaratılacak olanların da aslı, esası, nuru ve ruhudur. Bu ilk yaratılan kişi ya da ruh tüm
evreni meydana getiren bir çekirdek, bir cevherdir. Tasavvuf inancında buna Hakikat-ı
Muhammediyye, Nur-ı Muhammedî ve Ruh-ı Muhammedî derler. Bütün evrenin
hakikatini, aslını, esasını kendinde toplaması, bir tümel ruh olması bakımından insan-ı
kâmil de denilmiştir. İşte Yunus, asıl anlamı kişi demek olan “er” kelimesini, tasavvuf
anlayışındaki bu ruh, Hz. Muhammed’in ruhu anlamında kullanmıştır. Öyküde, “er”in
kuş şeklinde düşünülmesi de onun bu ruha sembol olmasındandır. Türk halk inanışında,
birçok manzume ve deyişte ruh kuşa benzetilmiştir.
Bu Hakikat-ı Muhammediyye inanışı, mutasavvıf olan olmayan hemen bütün
şairlerce benimsenmiş, Hz. Peygamber için söylenen manzumelerde işlenmiştir. Zâtî’nin:
Nikâbın açtı tâ ol meh cemâli âfitâbından
Serâser on sekiz bin âlemi pür kıldı tâbından Zâtî-Gazel
Beyti, “Hz. Muhammed’in doğumu ile evrenin aydınlandığı” şeklinde
düşünülebilirse de, asıl kastedilen, Nur-ı Muhammedî ile on sekiz bin alemin zuhur
bulduğunun ifadesidir.
Yunus’un manzumesinde göl ve su da rahmet, nur ve ruh ile ilgili biçimde sembol
olarak kullanılmıştır. Yağmura rahmet denilmesinin sebebi canlandırmaya, çoğalmaya,
doğurmaya ve yeniden yaratmaya araç olmasındandır; ilgili ayetlerde de bu yönüyle ifade
edilir. Birkaç ayette de insanın bir damla sudan yaratıldığı söylenilir. Rahmet (nur)
gölünden çıkan kuş, yani Nur-ı Muhammedî olan er silkinmiş ve etrafa su damlaları, yani
nur saçılmıştır. Bu damlaların her biri bir peygamberin ruhu olmuştur.
Yunus, bu hikâyeyi ululardan dinlediğini söylüyor. Demek ki eski bir öykü, eski
bir inanış. Kaynağının, İslamlığın Türkler arasında yayılmasından önce doğmuş ve
şekillenmiş olan destanlar olduğuna işaret ediyor. İşaretten ziyade, bu öykülerde olaylar,
kişiler ve motiflerin aynı olduğu zaten görülüyor. Öyle anlaşılıyor ki Yunus’un dinlediği
ulular, mutasavvıf şeyhler, mürşitler tasavvufî düşüncelerini, bir takım felsefi söylemler
yerine, Türk destanlarında gördükleri bu olay ve motifleri kullanarak, Türk halkının alışık
olduğu anlam ve ifade yollarıyla, öyküleştirip anlatmayı tercih etmişlerdir.
--------------------------
HAKÎKAT-i MUHAMMEDİYYE
حقيقت محمّديّه
Hakîkat-i Muhammediyye fikrine ilk olarak Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’de (ö. 283/896) rastlanır. Tüsterî, Allah’ın ilk defa Hz. Muhammed’i kendi nurundan yarattığını ileri sürmüş (Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, s. 15, 62), ancak hakîkat-i Muhammediyye kavramından açıkça söz etmemiş ve bunun bir yaratma sebebi olduğunu söylememişti. Tüsterî’nin daha çok “adl” ve “el-hak mahlûkun bih” (yaratma aracı olan hak) adını verdiği bu kavram üzerinde daha sonra Hallâc-ı Mansûr Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn’in “Ṭâsînü’s-sirâc” bölümünde durmuştur. Aynülkudât el-Hemedânî Temhîdât’ta, Rûzbihân-ı Baklî Şerḥ-i Şaṭḥiyyât’ta çok güzel ifadelerle tasvir ettikleri kavramı Muhammed Kemâl İbrâhim, İbrâhim b. Edhem’e ve Süfyân es-Sevrî’ye kadar götürmüştür (Mine’t-türâs̱i’ṣ-ṣûfî, s. 313-314). Hakîkat-i Muhammediyye görüşü en güzel biçimde Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Abdülkerîm el-Cîlî tarafından açıklanmış, Fuṣûṣü’l-ḥikem’e şerh yazanlar da bu konu üzerinde önemle durmuşlardır.
“Vücûd-ı mutlak”ın taayyün ettiği ilk mertebeye (taayyün-i evvel) hakîkat-i Muhammediyye adı verilir. Hakîkat-i Muhammediyye, vücûd-ı mutlakın ahadiyyetini vâhidiyyete dönüştürmek suretiyle taayyüne başlamasıdır. Vücûd-ı mutlak açısından bakıldığında bu mertebe var oluşun başlangıcıdır. Mevcûdat açısından bakıldığında ise gerçek yaratma (halk) fiili, vücûd-ı mutlakın hakîkat-i Muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra olmuş ve her şey ondan yaratılmıştır. Bu durumda hakîkat-i Muhammediyye zât-ı mutlakın lâ taayyün mertebesinden, yani kendi zâtındaki istiğrak halinden kendindeki özellikleri bilme mertebesine tenezzülünü ifade eder. Vücûd-ı mutlakın kendisindeki isim ve sıfatları mücmelen bildiği bu mertebede isim ve sıfatlar zâtının aynı olduğundan bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibarettir. Hakîkat-i Muhammediyye mertebesinin üzerinde lâ taayyün (ahadiyyet) mertebesinden başka hiçbir şey yoktur. Lâ taayyünün taayyün suretiyle zuhur ettiği ilk tenezzül mertebesi olan bu mertebe lâ taayyünün zâhiri, lâ taayyün ise hakîkat-i Muhammediyye’nin bâtınıdır. Dolayısıyla lâ taayyün ve hakîkat-i Muhammediyye aynı hakikatin ön ve arka yüzleri olmaktadır. Ehl-i keşf, hakîkat-i Muhammediyye mertebesini ifade edebilmek için ulûhiyyet, lâhût, vâhidiyyet, vahdet-i sırf, vahdet-i hakîkî, âlem-i vahdet, el-hak mahlûkun bih, ahadiyyetü’l-cem‘, levh-i mahfûz, ümmü’l-kitâb, levh-i kazâ, asl-ı âlem, adl, berzah, velâyet-i mutlaka, felek-i sâbitât, tecellî-i evvel, mahlûk-ı evvel, zıllullah, ikāb, vücûd-ı evvel, madde-i evvel, akl-ı kül, nûr-ı Muhammedî, hakîkat-ı âdem, insân-ı ezelî, mertebe-i insân-ı kâmil, halife, ebü’l-ervâh, rûhu’l-kuds, rûh-ı a‘zam, arşullah, kalem, kitap, akl-ı evvel, kābe kavseyn, medînetü’l-fâzıla gibi terimler kullanmışlardır (Kılıç, s. 226-227). İbnü’l-Arabî, bütün bu terimlerin aynı hakikati çeşitli yönleriyle ifade ettiğini söyler.
Hz. Peygamber’in altmış üç senelik zamanla sınırlı cismanî hayatından ayrı bir varlığı daha mevcuttur. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakîkat-i Muhammediyye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir. Tasavvufta sık sık kullanılan ve kutsî hadis olarak da rivayet edilen, “Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” (levlâke...) (Aclûnî, II, 164; Hâkim, el-Müstedrek, II, 615) ifadesiyle bu husus anlatılır. İlk ilâhî tecelli olması sebebiyle “taayyün-i evvel”, sevgi tarzında tecelli olması dolayısıyla “taayyün-i hubbî” adı da verilen nûr-ı Muhammedî zuhur ettikten sonra her şey ondan ve onun için yaratılmıştır. Resûl-i Ekrem’in ruhu ve nuru bütün insanlardan, peygamberlerden, hatta meleklerden önce var olduğundan Peygamber insanlığın mânevî babasıdır. Hz. Âdem insanların maddeten babası (ebü’l-beşer), Hz. Peygamber ruhların babasıdır (ebü’l-ervâh). “Allah ilk defa benim nurumu yarattı”; “Âdem toprakla su arasında iken ben peygamber idim” (Tirmizî, “Menâḳıb”, 1; Müsned, IV, 66; V, 379; Aclûnî, I, 265; Abdülkerîm el-Cîlî, II, 37) meâlindeki hadislerle bu hususa işaret edilmiştir. Hz. Âdem’de tecelli edip daha sonra öbür peygamberlere intikal eden, Hz. Muhammed beden olarak dünyaya gelince ona intikal edip onda karar kılan nur ölümünden sonra da devam etmekte ve kâinat varlığını sürdürebilmektedir. Bu nur ölümsüz ve ebedî olduğundan mutasavvıflar Hz. Peygamber için “öldü” ifadesini kullanmazlar.
İbnü’l-Arabî, hakîkat-i Muhammediyye’yi vücûd-ı mutlakın yaratılış sahasındaki ilk ve en mükemmel mazharı (meclâ) olarak görür. Onun her isminin bir mazharı vardır. En kapsamlı isim olan ve bundan dolayı ism-i a‘zam denilen Allah isminin mazharı hakîkat-i Muhammediyye’dir. Vücûd-ı mutlak en yüksek seviyede ve bu mazharda tecelli ettiğinden ona “insân-ı kâmil” de denir. İbnü’l-Arabî’ye göre hakîkat-i Muhammediyye nur olması bakımından âlemi yaratma ilkesi ve onun aslıdır. Varlık şeklinde zâhir olan ilâhî tecellinin ilk mertebesidir. O, “hebâ” adı da verilen hakîkatü’l-hakîkatten vücuda gelmiştir. Hak ve halkın bütün mâkul (aklî) mahiyetlerini özünde toplamış olan hakîkatü’l-hakāik hakîkat-i Muhammediyye’nin maddesi, hakîkat-i Muhammediyye de onun sûretidir. Hakîkatü’l-hakāik var veya yok, ezelî ve hâdis şeklinde nitelenmediği halde hakîkat-i Muhammediyye var ve ezelî diye nitelendirilir. Diğer taraftan İbnü’l-Arabî, insanla ilgisini dikkate alarak hakîkat-i Muhammediyye’ye insân-ı kâmil adını verir. Çünkü insân-ı kâmil varlığın bütün hakikatlerini kendinde toplar ve bu özelliğiyle Allah isminin mazharıdır. Bilgi ve ilham bakımından ele alınınca hakîkat-i Muhammediyye bütün peygamberlerin ve velîlerin ledünnî ve bâtınî bilgileri aldıkları kaynaktır. Aynı zamanda bu hakikat Hak’tan gelen feyzin halka ulaşmasında aracı olur (Fuṣûṣ, s. 19, 63; el-Fütûḥât, I, 118). Abdülkerîm el-Cîlî, Allah’ın en mükemmel şekilde yarattığı Hz. Muhammed’i cemâl ve celâl sıfatlarına mazhar kıldığını, cennetle cehennemin onun iki veçhesi olduğunu söyler (el-İnsânü’l-kâmil, II, 29-48). Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakîkat-i Muhammediyye’yi anlattıktan sonra Hz. Peygamber’in Cebrâil karşısındaki büyüklüğünü ifade etmek için, “Ahmed eğer o ulu kanadını açsaydı Cebrâil ebede kadar dehşet içinde kalırdı” der (Mes̱nevî, IV, 817). “Sen olmasaydın ben kâinatı yaratmazdım”; “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bunun için âlemi yarattım” gibi tasavvuf edebiyatının temelini oluşturan cümleler hakîkat-i Muhammediyye’nin özlü ifadeleridir. Hakîkat-i Muhammediyye fikri, yaratılışı sevgi ve aşk unsuruna bağladığı için tasavvuf edebiyatının gelişmesine önemli katkılar sağlamış ve birçok şaire ilham kaynağı olmuştur (bk. Eraydın, s. 131-143).
Zâhir ulemâsı, özellikle hadis âlimleri ve Hanbelîler, Hz. Peygamber’in bu şekilde anlaşılmasının onu ilâhlaştırmak anlamına geleceğini söyleyerek bu inancı küfür ve şirk saymışlar, daha önceki ümmetlerin de peygamberleri konusundaki aşırılıkları sebebiyle sapıklığa düştüklerini iddia etmişlerdir. Hakîkat-i Muhammediyye fikrinin Yeni Eflâtunculuk’taki “logos” veya İskenderiyeli Aziz Clemens’in (ö. 215) peygamberlik konusundaki görüşleriyle ilgili olduğu, bunun önce Şiî muhitine, oradan da tasavvufa geçtiği ileri sürülmüştür.
-----------------
Peygamberimizin nurunun Allah’ın nurundan yaratılması ne demektir?
Soru Detayı
- Aclûnî, Cabir (r.a)'dan şöyle bir hadis nakletmektedir: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah'ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver." dedim. Resuûlullah (s.a.s) şöyle dedi:
- Ey Cabir! Allah Teâlâ, eşyayı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebînin nûrunu yarattı" Bu nûr, Allah'ın dilediği şekilde onun kudretiyle deveran ediyordu. Bu vakitte, Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Mülk, Sema, Yer, Güneş, Ay, Cin ve İnsan ortalarda yoktu. Ne zaman ki Allah, mahlukâtı yaratmayı diledi; bu nûru dört parçaya böldü. Birinci bölümden kalemi, ikincisinden levh'i, üçüncüsünden de Arş'ı yarattı. Sonra da dördüncü bölümü tekrar dört parçaya ayırdı. ..
- Bu hadis ve diğer bazı hadisler çerçevesinde hadiste geçen nûr'un ne anlama geldiği açıklanmaya çalışılarak, yanlış bir anlamanın önüne geçilmek istenmiştir:
"Allah Teâlâ için muhal olduğundan dolayı O'nun nûrundan kastedilen, kelimenin zahirine göre, O'nun zatıyla kaim olan bir nûr değildir. Çünkü nûr ancak cisimlerle birlikte var olabilir. Burada kastedilen, Muhammed'i, nûrundan önce yaratılmış bir nûrdan var ettiğidir. Buna ek olarak şu ihtimal de eklenebilir. Muhammed'i yarattığı nûr, O'nun zatıdır. Ancak bu, Muhammed'in yaratıldığı nûrun madde olduğu anlamında değildir. Aksine Allah Teâlâ'nın, hiç bir şeyi aracı kılmadan, nûru yaratması hakkındaki iradesine ilişkin bir manası vardır (Aclûnî, 312).
- Bu açıklama, işrakîlerin, maddî nûr anlayışı ile ilahî gerçekliği ortaya koymaları felsefesinin çarpıklığını da göstermektedir. Allah Teâlâ'nın her türlü yakıştırmaların ötesinde olduğu, Kur'anî ve mutlak bir gerçektir. Ve onun zatının gerçekliği, insan aklının kavrayabileceği sınırların çok ötesindedir. Muhammed'i yarattığı nûr, O'nun zatıdır. Ancak maddi nur değildir derken ne demek istiyor.. Yine Allah’ın nurundan oldu ama maddi olmayan nurdan mı oldu diyor. Ya da bu anlatımın yanlış olduğunu mu anlatmak istemiş açıklayın lütfen?..
Cevap
Değerli kardeşimiz,
Bu konuyu birkaç madde halinde açıklamakta fayda vardır:
a) Allah’ın bir ism-i celili de Nur'dur. Ancak Nur isminin maddi ışık gibi, nurlarla hiç bir ilişkisinin olmadığını biliyoruz. Çünkü: “Allah’ın hiçbir varlığa benzemesi söz konusu olmadığına" göre, elbette Onun “Nur” isminin mahiyetini de bilmek mümkün değildir. Zira, bilinmeyenler bilinenlere kıyasla bilinebilir. Bilinmeyen bir varlığın mahiyetini benzerlik yoluyla kıyaslama imkanı olmadığına göre elbette bunu bilemeyiz.
“Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla görendir.” (Şura, 42/11)
mealindeki ayette açıkça bize “Allah’ın isim ve sıfatlarını -isim benzerliğinden hareketle- bir benzerlik kurmanın yanlış olduğu gerçeği” ders verilmiştir.
Evet, Allah da işitir, insanlar da işitir, fakat bu işitme şekli asla birbirine benzemez. Allah da Nurdur, güneş te nurdur fakat bu iki nurun mahiyeti çok farklıdır, birbirine asla benzemez.
Evet, “Allah’ın esma-i hüsnasından Nur isminin bir kesif âyinesi hükmünde olan güneş” (bk. Sözler, s. 166) ile Nur isminin mahiyeti elbette çok farklıdır.
“Elbette güneşin nur ve harareti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, 'Nur-un Nur, Münevvir-un Nur, Mukaddir-un Nur' olan Zât-ı Zülcelal, her şeye, ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hazır ve nâzırdır.” (bk. Sözler, s. 166)
b) Denilebilir ki, bu hadis rivayetinde meal olarak yer alan “Allah Teâlâ, eşyayı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebînin nûrunu yarattı” ifadesi bir mecazdır, bir teşrif izafesidir. Yani Allah Hz. Peygamberi “kendi zat-ı akdesinin nurundan” değil, özel olarak yarattığı bir nurdan yaratmıştır. Burada “kendi nurundan” ifadesi, o ilk yaratılan nura ve Hz. Peygambere şeref kazandırmaya yöneliktir.
Nitekim, muhakkik alimlere göre, “(Allah) Sonra ona (insana) en uygun şeklini verdi, ona ruhundan üfledi.” (Secde, 30/9) mealindeki ayette meal olarak yer alan “ruhundan üfledi” mealindeki ifadenin manası “yarattığı ruhundan” demektir. “Min Ruhihi” (Ruhundan) ifadesinin kullanılması insan için yaratılan ruhun Allah katındaki önemine vurgu yapmaya ve ona şeref kazandırmaya yöneliktir. (bk. Razî, Beydavî, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)
c) Hz. Peygamber (asm)'in nurdan yaratılmış olması, onun mahiyetinin isim ve sıfatların azami derecedeki nurani tecellilerine mazhar olması anlamına da gelebilir. Aslında Allah’ın bütün isim ve sıfatları mahiyeti meçhul birer nurdur. Bu açıdan bakıldığı zaman yarattığı her şey nuranidir, bu nurlu isimlerin cilveleridir.
Ancak, Hz. Muhammed (asm)’in nuraniyetine özel vurgu yapılması onun nezd-i uluhiyetteki kadr-u kıymetine işarettir. Çünkü, yaratıklar arasında hiç bir varlık Hz. Muhammed kadar bu ilahi nura mazhar olmuş değildir.
“İşte şu sırdandır ki; mahiyeti nur ve hüviyeti nuraniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salavatlarını birden işitir. Ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür. Birbirisine mani olmaz. Hattâ evliyadan, ziyade nuraniyet kesbeden ve ebdal denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş.” (bk. Sözler, s. 194-195)
DIPNOTLAR 1
__________________
[1] Mir'at-ı Kainat, Cild 1, s. 20; Mevahibi Ledünniyye, Cild 1, s. 27; Siyer-i Nebi, Cild 1, s. 31; Envarü'l-Aşıkin, s. 240; Delail-i Hayrat Şerhi «Kara Davud», s. 117; İrşad, Cild 1, s. 49.
[2] Sûre-i Bakara, Ayet 33.
[3] Sûre-i Kehf, Ayet 25.
[4] Envarü'l-Aşıkin, s. 196.
[5] Kütüb-i Sitte, Cild 14, Hadis No: 4974; Ebu Davûd, Diyat 6, (4509).
[6] Şevahidü'n-Nübüvve, s. 127-128.
[7] Kütüb-i Sitte, Cild 6, Hadis No: 16 (1699), s. 393; Tirmizi, Hadis No: 3290.
DIPNOTLAR 2:
_________________
(1) bk. Aclunî, Keşfu'l-Hafa, 1/265-266.
(2) bk. Mesnevî-i Nuriye, Habbe.
DIPNOTLAR 3:
__________________
Alıcı, Hüseyin Temel, Hadis Fihristi, Kitab ve Sünneti, İhya Yay. Ankara, 2002.
Demirci, Mehmet, “Hakikat-ı Muhammediyye”, İA, C. 15, TDV. Yay. İstanbul, 1997.
Eraydın, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, Marmara Üniv. İlah. Fak.Vakfı Yay. İstanbul,
2001.
Massignon, Louis, “Nur-ı Muhammedî”, İA, C. 9, MEB. Yay. İstanbul, 1964.
Örneklerle Türkçe Sözlük, MEB. Yay. Ankara, 2002.
Öztürk, Yaşar Nuri, Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar, İstanbul, 1988.
Sakaoğlu, Saim-Duymaz, Ali, İslamiyet Öncesi Türk Destanları, Ötüken Yay. İstanbul,
2002.
Schimmel, Annemarie, İslamın Mistik Boyutları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2001.
Tatçı, Mustafa, Yûnus Emre Dîvânı İnceleme, Kültür Bak. Yay. Ankara, 1990.
Yeni Tarama Sözlüğü, (Düzenleyen Cem Dilçin), TDK. Yay. Ankara, 1983.
Yıldırım, Ahmet, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, TDV Yay.
Ankara, 2000.
Yunus Emre, Divan, (Hazırlayan Dr. Mustafa Tatçı), Kültür Bakanlığı, Ankara, 1990.
72
1
Mustafa Tatçı tarafından hazırlanan Yunus Emre Divanı esas alınmıştır.
2
Konu ile ilgili ayetler: (Bakara 2/22 ve 164, En’am 6/99, Araf 7/57, İbrahim 14/32, Nahl 16/10-11 ve 65,
Kehf 18/45, Taha 20/53, Enbiya 21/30, Hac 22/5 ve 63, Furkan 25/49, Nemi 27/60, Ankebut 29/63, Rum
30/24, Lokman 31/10, Secde 32/27, Zümer 39/21, Fussilet 41/39, Zühruf 43/11, Kaf 50/11).
3
Konu ile ilgili ayetler: (Secde 32/8 Mürselat 77/20 Tarik 86/5-8).
DIPNOTLAR 4:
_________________
et-Taʿrîfât, “el-Ḥaḳīḳatü’l-Muḥammediyye” md.
Sehl et-Tüsterî, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, Kahire 1908, s. 15, 62.
Hallâc-ı Mansûr, Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn (nşr. L. Massignon), Paris 1913, s. 191-194.
Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, IV, 257-264.
Aynülkudât el-Hemedânî, Temhîdât (nşr. Afîf Useyrân), Tahran 1962, s. 180, 248, 348.
İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, I, 118, 186; II, 87; III, 444.
a.mlf., Fuṣûṣ (Afîfî), s. 19, 37, 63, 363.
a.mlf., Anḳāʾü muġrib (Resâʾilü İbn ʿArabî içinde), Kahire, ts. (el-Bâbî el-Halebî), s. 40-43.
Mevlânâ, Mes̱nevî, Tahran 1370, IV, 817.
Saîdüddin el-Fergānî, Meşâriḳu’d-derârî, Tahran 1398/1978, s. 489, 545, 607.
Azîz Nesefî, Kitâbü’l-İnsâni’l-kâmil (nşr. M. Molé), Tahran 1983, s. 398.
Haydar el-Âmülî, Câmiʿu’l-esrâr (trc. Cevâd Tabâtabâî), Tahran 1368 hş., s. 384.
Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-kâmil, Kahire 1326, II, 29-48.
Tâceddîn-i Hârizmî, Şerḥu Fuṣûṣi’l-ḥikem (nşr. Necîb Mâyil-i Herevî), Tahran 1364, s. 716.
İsmâil Hakkı Bursevî, el-Es’ile ve’l-ecvibe, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1521/2, vr. 45.
İbrâhim Hakkı Erzurûmî, Mârifetnâme, İstanbul 1310, s. 303.
Ahmed b. İsmâil el-Berzencî, Risâletü’t-taḥḳīḳāti’l-Aḥmediyye fî ḥimâyeti’l-ḥaḳīḳati’l-Muḥammediyye, Kahire 1326.
İsmail Fenni [Ertuğrul], Vahdet-i Vücûd ve Muhyiddin-i Arabî, İstanbul 1929, s. 16.
Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, I, 77, 78.
Ebü’l-Alâ Afîfî, et-Taṣavvuf: es̱-S̱evretü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1963, s. 10, 309.
a.mlf., “Naẓariyyâtü’l-İslâmiyyîn fi’l-kelime”, Mecelletü Külliyyeti’l-âdâb. Câmiʿatü Fuʾâdi’l-evvel, Kahire 1943, s. 33-75.
R. A. Nicholson, Fi’t-Taṣavvufi’l-İslâmî ve târîḫih (trc. Ebü’l-Alâ Afîfî), Kahire 1969, s. 127.
M. Mustafa Hilmî, el-Ḥayâtü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1971, s. 116-121.
M. Kemâl İbrâhim, Mine’t-türâs̱i’ṣ-ṣûfî, Kahire 1974, s. 313-314.
el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s. 347.
Şeybî, eṣ-Ṣıla, I, 478-485.
Ahmet Avni Konuk, Fusûsu’l-hikem Tercüme ve Şerhi (haz. Mustafa Tahralı – Selçuk Eraydın), İstanbul 1987, I, 11-13.
Seyyid Sâdık-ı Gûherîn, Şerḥ-i Iṣṭılâḥât-ı Taṣavvuf, Tahran 1368, IV, 257-264.
Seyyid Celâleddin Âştiyânî, Şerḥ-i Muḳaddime-i Ḳayserî ber Fuṣûṣü’l-ḥikem, Tahran 1370 hş./1991, s. 219, 222, 685, 794.
Mahmut Erol Kılıç, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’de Varlık ve Mertebeleri (doktora tezi, 1996), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 226-236.
U. Rubin, “Pre-Existence and Light: Aspects of The Concept of Nūr Muḥammad”, IOS, V (1975), s. 62-119.
a.mlf., “Nūr Muḥammadī”, EI2 (İng.), VIII, 125.
Mehmet Demirci, “Nûr-ı Muhammedî”, DÜİFD, I (1983), s. 239-258.
Selçuk Eraydın, “Hakîkat-ı Muhammediyye ve İlgili Beyitler”, Diyanet Dergisi, XXV/4, Ankara 1989, s. 131-143.
A. Schimmel, “Nūr Muḥammad”, ER, XI, 23-26.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1997 yılında İstanbul’da basılan 15. cildinde, 179-180 numaralı sayfalarda yer almıştır.
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
